19.7.14

Kis Uykusu Zamani


En saygin film festivallerinden Altin Palmiye’nin bu yilki kazanani, odulunu “Piyano”’nun yonetmeni Jane Campion’in basinda oldugu jurinin degerlendirmesi sonucu, unlu yonetmen Quentin Tarantino ve guzel oyuncu Uma Thurman’in elinden alan Nuri Bilge Ceylan oldu. Nuri Bilge Ceylan’in en konuskan filmi olarak anilan “Kis Uykusu”’na gosterime girer girmez gidenlerdenim. Bize her daim gurur veren yonetmenimizin yaptigi bu filme gitmemek buyuk bir eksiklik olur diye dusundugum ve uzun bir film oldugunu okudugum icin mutlaka sinemada izlemek istedim. 



Kis Uykusu, elestirel dilini daima koruyarak insanı insana kirici olmaktan hic korkmadan anlatan etkileyici bir film. Nuri Bilge Ceylan’in onceki filmlerinde oldugu gibi Kis Uykusu da gorsel bir solen. Yonetmenin fotografciliktan gelmis olmasi da sahnelerin birer fotograf karesi gibi guzel ve vurucu olmasini sagliyor. Ozellikle filmin acilisi ve yilki ati ile olan sahne unutulmayacak cinsten. Uzun ama surukleyici diyaloglari ve iyi secilmis oyunculariyla da izlenmeyi, hakkinda dusunulmeyi ve sevilmeyi hakediyor.




Eski tiyatrocu Aydin (Haluk Bilginer) Kapadokya’da butik bir otel isletmekte ve bir yandan da yerel bir gazeteye kose yazilari yazmaktadir. Otelde genc esi Nihal (Melisa Sozen) ve ablasi Necla (Demet Akbag) ile yasayan Aydin’in hedefi uzun suredir yazmaya calistigi turk tiyatro tarihini anlatan kitabini bitirmektir. Etrafindakilerin ilgisinin kendisinde olmasini sevdigini anladigimiz elitist kahraminimiz ne esinin de ne de ablasinin kendisine olan tepkilerinden memnun degildir. Onlar tarafindan basarisiz, kibirli ve korkak bulundugunu dusunen Aydin bu tepkileri haketmedigine inanir. Kendisine ovguler yagdiran bir mektupla yardim isteyen bir ilkokul ogretmenin baslattigi ve sorunlu kiracilari ile esinin yardimsever arkadaslarinin tetikledigi olaylar dizini Aydin'i kendisi ve yasami hakkinda dusunmeye iter. Tabi bu durumun karsilikli oldugunu ve filmdeki iliskiler konusunda tam bir etki-tepki durumu oldugunu da kisa surede anlariz.




2 yildir ayni evde birbirinden uzak bir sekilde yasayan Nihal ve Aydin birbirlerinin kisiligiyle ilgili hayal kiriklarina ugrayan, tartismaktan ve sonuc alamamaktan bikan bir cifttir. Cozumu ayrilikta ve terk etmekte gormeyen Nihal kendini hayir islerine vermistir. Gelip giden misafirleri, kendisi gibi yardimsever arkadaslari ve onlar sayesinde giyinen cocuklarin ve sobasi yanan koy okullarinin dusuncesi onun yegane mutlulugu haline gelmistir. Yardim isleri sayesinde hayatta bir amaci oldugunu ve ise yaradigini hisseden Nihal’in en buyuk sorunu ise kendisini ve yaptiklarini kucumsedigini dusundugu esi Aydin’in hayatina olan mudahaleleridir. Kendi acisindan olaylara bakan ve hep karsisindakini elestiren Nihal yasadigi olumsuzluklarin yuzde yuz suclusu olarak esini gorur fakat onu hayatindan cikarma cesaretini yada kararliligini kendinde bulamadigi icin de kendisini de hirpalar.





Aydin’in ablasi Necla ise Istanbuldaki esini ve hayatini birakip babaevine, Kapadokya’ya dondugu icin pisman olmaya baslayan ve hayatindaki tersliklerden korkak buldugu kardesini suclayan bir yapiya sahiptir. Aydin’i kapasitesini gerceklestirememekle suclarken onun secimlerini yargilar ve acik bir sekilde daha iyi bir yerde olabilecekken niye burada bunlari yapiyorsun diye onu elestirir. Belki de Aydin’i olabilecegi yerde olmamakla ve korkaklikla suclarken icten ice disiplinsiz ve amacsiz buldugu kendisini de yermektedir. Kardesine oldugu kadar kendisine karsi da elestirel olan Necla, pek cok dini ogreti de bahsi gecen “kotuluge karsi iyilik” fikrine saplantilidir. Bu fikirden yola cikip kendisine zamaninda cok cektirmis olan esine donmeyi bile dusunur.




Film icin olaylar, uzun suredir kirasini odemedigi icin Aydin Bey’in yardimcisi tarafindan icraya verilen fakir ailenin ilkokul cagindaki oglunun kindar ve ciddi bakislari ile beyin arabasina attigi tas ve kirdigi cam ile baslar. Yardimcidan kacarken suya dusen ve zaturreye yakalanmasindan korkularak evine birakilan cocuk otel sahibi aile ile evinden cikarilma tehtidi altinda olan imamin ailesinin hayatlarini birbirine yaklastirir. 




Bu kisimlarda Nejat Isler’in oyunculugu biraz rahatsiz etsede imam Hamdi rolundeki Serhat Mustafa Kiliç ile cocuk oyuncunun sahneleri kurtarmak bir yana ana karakterler kadar bizi etkiler. Otel musterilerinden biri olan Timur (Mehmet Ali Nuroglu) karakteri de ozgur olmaya, rahat takilmaya ve hatta dogaclama yasamaya calisirken komik ve itici duruma dusen hali vakti yerinde genc adam olarak karsimiza cikar ve iyi bir oyunculuk sergiler. Aydin’in Timur ile gecen diyaloglari sirasinda hissettiklerini gercekten merak ediyorum; hafif bir ozenme, genclige oykunme mi yoksa tam tersi kucumseme ve devir degismis hissiyati mi…




Evli ciftin ve abla-kardesin birbirlerini hirpalarcasina elestiren uzun sureli tartismalari mukemmel sekillendirilmis. Yonetmenin yillar alan gozlemlerine dayandigi bariz olan tum bu diyaloglar seyirciyi icine alan ve etkileyen bir surec yaratmis. Bu etki bende huzun seklinde oldu. Kimseyi suclu bulamadan, herkesi ve herkesin nedenlerini anlayarak izledigim tum bu tartismalar ertesi gun bile surecek bir etki birakti bende. Ozellikle Haluk Bilginer’in asmis oyunculugunun bunda etkisi buyuk. Tiyatroda da izleme sansina kavustugum Haluk Bilginer gercekten ornek alinmasi ve kiymet verilmesi gereken usta bir oyuncu.




Izlerken bana kimi zaman “Lafla peynir gemisi yurumez!”  atasozunu hatirlatan film oldukca surukleyici, ogretici ve etkileyici. Tum bu sebeplerle de bence mutlaka izlenmesi gerekiyor. Iyi seyirler…


3.7.14

Sahilde Kafka Gibi



21.yuzyil edebiyatinin zirve isimlerinden Haruki Murakami’nin tum kitaplari kadar etkileyici ve hepsinden daha surukleyici olan “Umibe No Kafuka”, Sahilde Kafka’yi okur okumaz hakkinda bir seyler yazmak istedim. Yazdiklari tum dunyada buyuk bir ilgiyle karsilanan ve kitaplari bir tur bagimlilik yaratan Japon yazar yine buyulu bir dunya yaratarak, sinirsiz hayalgucu ve inanilmaz bir olay orgusu ile bizi gundelik hayatlarimizdan cikarmayi basariyor. Kisacasi hayatima giren ve hicbir zaman da cikmayacagini dusundugum bu romandan bahsetmemek benim icin imkansizdi.




Uzun yillardir kacisinin hazirliklarini yapan ve kendisine Kafka (Cek dilinde karga) ismini veren 15 yasindaki gencimiz sirt cantasina ozenle topladigi esyalarla yola cikar. Amaci babasindan, kendi payina dusen kotu kehanetten, okulundan ve yasadigi evden mumkun oldugunca uzaklasmak ve yepyeni bir hayata biraz daha sicak bir yerde baslamaktir. Yillarca epey emek vererek guclendirdigi bedeni bu kacisa oldukca hazirken babasinin ugursuz kehanetiyle yogrulan ruhu olmasi gerekenden cok daha yaslidir. “Gun gelecek kendi ellerinle babani oldurecek ve kendi annenle seviseceksin.” diyen babasindan kacmak istemekte ne kadar da haklidir Kafka.




Yolun onu nereye goturecegini bilmezken vardigi sehirde sevdigi kitaplara ilginc bir kutuphane ile kavusur ve kutuphanenin calisanlariyla da arasinda kaderini etkileyecek iliskiler kurulur. Bir yandan da gizli belge ve tarihi raporlarla ikinci ana karakterimiz Nakata’nin ilginc hikayesini yavas yavas ogreniriz. Onun kadar sevilmesi kolay, surekli ayni seyleri insanlara anlatan ve kedilerle konusabilen bir karakter tanimamissinizdir.




Nakata ile Kafka Tamura arasindaki bag ise romanin sonuna kadar bizi sasirtmayi surdurur. Bu ilginc ikilinin yani sira roman boyunca karsimiza cikan Sakura, Saeki Hanim, Osima ve Hosino’nuyu da tanir ve hepsini ayri ayri severiz. Kendi hikayeleri, sarkilari, siirleri ve mekanlari olan tum bu insanlarla roman gercekten cok daha zengin. Murakami incelikle isledigi karakterlerini cok boyutlu yarattigi icin yasadiklari ve anlattiklari bazen ucuk kacik olsa da mantik aramadan olanlari icsellestirmek zor olmaz.

Yazarin Franz Kafka’ya, Sophokles tarafindan yazilan Yunan tragedyasi Kral Oedipus’a, Binbir Gece Masallari’na, Oedipus kompleksine, Salinger’in muthis eseri Cavdar Tarlasinda Cocuklar’a ve mistik Japon hikayelerine yaptigi sayisiz gondermeler de kitabi daha kiymetli hale getirir. Bol ogrenip bol sasiracagimiz bir roman yaratmaya giden yolda Murakami yine sinirsiz bilgisini sergiler. Inanilmaz betimlemeleriyle hikayelerin icine girmekte hic zorlanmaz ve Tamura ile kutuphanede kitap okumayi, Nakata’ya yilan baligi ismarlamayi arzulariz. "The world is a metaphor."



Sahilde Kafka’daki olay orgusu sonlara dogru insani biraz yoran bir hal alsa da biraktigi acik kapilara ragmen yarattigi buyulu gerceklikle kurgunun gelip baglandigi yer iyi ki okumusum dedirtiyor. Bu yuzden de karakterler, sarkilar, mekanlar, yemekler, kitaplar, resimler ve duygular ile bambaska bir dunya yaratan yazara tesekkuru bir borc biliyorum.

Kitapta bahsi gecen sarkilarda olusturabileceginiz playlist:

Crossroads - Cream
Schubert piano sonat in d major
Heigh ho(from Snow White) - Andre Rieu
4th time around - Bob Dylan
As time goes by - Billie Holiday
The dock of the bay - Otis Redding
Corcovado - Getz/Gilberto




Sahilde Kafka

Sen dünyanın kenarında oturuyorsun
Ben artık olmayan bir kraterin içinde.
Harflerinden yoksun sözcükler
Duruyor kapının gölgesinde.

Uyuyan bir kertenkelenin üstüne parıldıyor Ay,
Küçük balıklar yağan göklerden.
Pencerenin dışında askerler var
Bıçaklarla kendilerini öldüren.

Kafka sahilde bir sandalyede oturuyor
Anlaşılan, dünyayı döndüren sarkacı düşünmekte.
Kalbin ne zaman kapalı ise
Yerinden oynamayan Sfenksin gölgesi
Düşlerini delen bir bıçağa dönüşmekte.

Boğulan kızın parmakları
Giriş taşını ve daha fazlasını arıyor.
Mavi elbisesinin ucunu kaldırıp

Sahildeki Kafka’ya bakıyor

30.6.14

Kanserle Savasan Besinler




Yapilan pek cok arastirma cesitli besin maddelerinin kansere karsi koruyucu etkisinin oldugunu gosteriyor. Yani kanser riskini azaltmak icin buzdolabimiza iyi bakmamiz sart. Antioksidan acisindan zengin sebze ve meyveleri tuketmenin sagligimizi koruyacagi bir gercek fakat bazi ozel besinler ozellikle kansere karsi aktif koruyucu goreve sahip.





TED konusmalarinda izledigim William Li’nin “Can We Eat to Starve Cancer?” (Beslenme ile Kanseri Acliktan Oldurebilir Miyiz?) videosu bu konu hakkinda yazmak istememe yol acti. Hemen hemen kanser ilaclari kadar etkili olan beslenme faktoru bizi yeme aliskanliklarimizi ve secimlerimizi duzeltme konusunda uyariyor.


Kansere karsi vucudumuzu koruyan besinler:



YESİL CAY: Karaciger, prostat, akciger, pankreas, kalinbagirsak kanserine karsi koruyucu etkisi var.

PORTAKAL: C ve B vitamini kaynagi olan meyve taze sikilmisken ya da meyve halinde posasiyle tuketilmeli. Damar tikanikligini onleyen, vucut direncini arttirip enerji veren meyve ayni zamanda kansere karsi da etkili.

CEVIZ: Meyvesi, golgesi ve kerestesi ile unlu olan ceviz agaci meyvesi kanserden korumasinin yani sira kolestrole karsida onerilir. Gogus ve prostat kanserlerine karsi faydali oldugu dusunuluyor.

DUTSU MEYVELER: Ahududu, cilek, dut gibi meyveler agiz, yemek borusu ve kalinbagirsak kanserine karsi etkili.

NAR: Potasyum, demir ve C vitamini deposu olan meyve boyun, kalinbagirsak, lösemi, meme ve prostat kanserlerine karsi koruyucudur.

SARIMSAK: Prostat, mide ve kalinbagirsak kanserine karsi koruyucudur. Cig olarak  tüketilmesi onerilir.

DOMATES: Likopen iceren domates prostat, akciger ve mide kanserlerine karsi koruyucu. Pek cok sebze ve meyvenin aksine pismis olarak tüketilmesinin de yararli oldugu dusunuluyor.

ZEYTİNYAGI: Meme, yumurtalik, kalinbagirsak, yemek borusu, mide ve akciger kanserine karsi koruyucu oldugu ile iliskili cok sayida calisma var.

BROKOLİ: Akciger, kalinbagirsak, rahim, prostat, yumurtalik ve meme kanseri riskini azaltiyor.

ZENCEFİL: Akciger, kalinbagirsak, karaciger, lenfoma, lösemi, malign melanom, meme, mide, pankreas ve yumurtalik kanserlerine faydali. Kan inceltici etkisi unutulmamali.





Sonuc olarak Dr. William Li’nin de dedigi gibi gunde 3-5 ogun yedigimiz yemekler aslinda  bir nevi bizim kemoterapimiz. Sagligimizi sadece ilaclara birakmak yerine elimizden geleni yapip doga ananin bize verdiklerini iyi degerlendirmeliyiz. Allah sagligimizi korusun!


13.6.14

Elektronik Kitap Okumak

             

Her ne kadar benim icin hicbir zaman basili kitaplarin yerini tutamayacak olsa da e-kitap okumak cok pratik ve mantikli. Sanirim gunumuz hayat standartlari sebebiyle de saatlerimizi yollarda gecirdigimiz dusunulurse elimizden dusurmedigimiz akilli telefon ve tabletlerimize  her daim bir kac e-kitap yuklemek sart.





Illa roman ya da hikaye olmasi da gerekmez, fotografcilik, bilgisayar gibi ilgilendigimiz konulardaki kitaplar ya da dergiler icin de ideal. Dijital ortama gecirilmis kitap anlamina gelen elektronik kitap kavraminin gunden gune daha da populer hale gelmesi gunumuz sartlarindan dolayi. Fakat her ne kadar kagit israfini azalttigina ve daha uygun fiyatli olduguna dair gorusler olsa da basili bir kitabin verdigi hissiyati vermesi biraz guc. Ben de hem yeni yeni edindigim bu aliskanliktan bahsetmek hem de internet ortaminda buldugum guzel bir e-kitap kaynagini paylasmak istedim.


Amazon Kindle ya da Nook gibi tablet gorunumlu olan ve temel amaci e-kitap okumaya yonelik olan aletler ulkemizde de gittikce yayginlasmaya ve online alisveris sitelerinde satilmaya baslandi. Bu tarz e-kitap okuyucularinin en buyuk avantajlari gozlerimizi normal bir akilli telefon, tablet ya da bilgisayardan daha az yormasi ve sahip oldugu programlar sayesinde daha net bir goruntu ile gercek kitap gorunumu saglamasi diyebilirim. Ayrica kitabin ne kadarini okudugunuz gosteren yuzdeleri ve kelimenin uzerine tiklayinca anlamini gostermesi ile de tercih sebebi haline gelebilirler. Internete girip e-maillere bakabildiginizi de hatirlatmaliyim. Bir de sesli kitap konusu var ki ona apayri bir yazi yazmak gerektigi icin konu disinda birakiyorum.




Bir kutuphaneye veya en azindan ufak bir kitapliga sahip olmak bambaska bir his olsa da insanin laptop ya da e-kitap okuyucusunda biriken e-kitaplarina bakip secim yapmasi da guzel bir his. Ustelik ulkemizde bulunamayan, henuz basilmamis genelde de yabanci dilde kitaplari e-kitap halinde satin almak oldukca kolay ve daha uygun. Ozellikle universite ile hayatimiza yerlesen ders kitaplarini ya da sunum slaytlarini basmadan calisma deneyimi sayesinde gozlerimiz oyle kolay kolay yorulmuyor da.




Kitaplarin sonunun geldigine dair Antik Yunan doneminden beri gorusler sunulsa da romanlar, siirler, oykuler yok olamaz. Yani okumayi ve ogrenmeyi sevenlere ulasmanin bir yolunu bulacak olan kitaplar bazi dusuncelerin aksine format degistirse bile varolmayi ve tercih edilmeyi surdurecekler. Sanirim asil endiselenmesi gerekenler kitapcilar ve yayinevleri, yazarlarin kendilerine ait sitelerde kitaplarini belli fiyatlar karsiligi e-kitap olarak sattigi gunler yakin. Her ne kadar, daha cok kisiye ulasmak icin yine belli internet siteleri ile anlasma yapmak sart olacak olsa da pek cok iyi ve yaratici yazarin eserlerini hic yayimlatamadigini ve bize ulastiramadigini ve belki de bu gelismelerin okurlarin lehine olacagini unutmamak gerekir.




Sonuc olarak benim arzum normal kitaplarin basilmaya ve okunmaya devam edilmesi ve e-kitaplarin da daima kolay ulasilabilen, yaratici ve iyi bir alternatif olarak varolmasi. Henuz kutuphanelerden, kitap ayraclarindan, tugla gibi kalin kitaplardan ve kitap sayfalarini cevirdigimde burnuma gelen kokuyla kitabin yarattigi dunyaya dalmaktan vazgecmeye hazir degilim.






28.5.14

Ustam ve Ben


Tarihimizin her zaman en fazla ilgi ceken donemlerindendir 16.yuzyil. O donem tum dunyada buyuk etkisi olan Osmanli Imparatorlugu, onun hikayeleri ve karakterleri yuzlerce farkli tarihci, yazar ve senarist tarafindan yillardir anlatilmis, yorumlanmistir. Cok degerli kitaplar yazmis olan Elif Safak da bu doneme ait bazi tarihi gercekleri sinirsiz hayalgucu ile birlestirerek “Ustam ve Ben” kitabini ortaya cikarmis.




Normalde cok satan kitaplara karsi biraz onyargili olmama ragmen ozellikle de okurken cok keyif aldigim ve cok sey ogrendigim “Araf” kitabi sayesinde Elif Safak kitaplarina karsi bakis acim olumludur. “Iskender” kitabiyla hayalkirikligi yasamis olsam bile gozumde yazarin "Pinhan", “Ask”, “Baba ve Pic” gibi romanlari da mutlaka okunmasi gereken kitaplardir. Ustelik yazar bu romaniyla tarihin derinliklerine inerken ayni zamanda gunumuz sorunlarina da deginmis. Sehirlerin de insanlar kadar onemli oldugundan bahsedisi, azinliklara ve her donem suclu bulunup ezilmislere ses vermesi de oldukca degerli. Roman, son yillarda sadece ulkemizde degil pek cok Avrupa ve Orta Dogu ulkesinde de populer olan Muhtesem Yuzyil dizisinin bahsettigi bir doneme cok farkli bir bakis acisi sunuyor da diyebiliriz. 




“Ustam ve Ben” okumasi keyifli, bazi karakterleri oldukca basarili yazilmisken bazilari eksik kalan, kurgusu kitabin basinda gucluyken sonlara dogru zayiflayan bir roman. Eksikleri olmasina ragmen basindan sonuna kadar surukleyici ve gercekler ile hayalleri guzelce yoguruyor. Ozellikle de bas karakteri guclu ve gucsuz yanlari ile kabullenip, sevmis olmamin bunda etkisi buyuktur. Kitabi heyecanla satin alan pek cok okurun hayal ettiginin aksine bas karakter Mimar Sinan degil, sans eseri fil terbiyecisi olan sirlarla dolu Cihan’dir. Romanda Mimar Sinan, diger ciraklar, Kanuni Sultan Suleyman, Hurrem Sultan ve guzeller guzeli Mihrimah ise cok onemli ve renkli yan karakterler. Ben ozellikle yan karakterler arasindaki cingene karakteri ve Yusuf takma isimli mimar kalfayi sevdim. Bu iki karakterin de Cihan gibi mukemmel olsun diye ugrasilmadan yazilmis olmasi, zayifliklara da sahip yazilmasi benim hosuma gitti. Oysa kitaptaki yetenekli ve saygin Mimar Sinan karakteri oylesine kusursuz oylesine gercekdisi ki okurken icime sikintilar doldu. Her sorunda buldugu cozumler, ailesine ve kalfalarina her daim mukemmel davranmasi, herkese yardimci olmayi arzulamasi, ustlerine karsi olan soz dinler, boyun eger ama icten ice onaylamaz tavirlari… Kisacasi eserleriyle sadece o doneme degil sonsuzluga adini yazdirmis olan Mimar Sinan, Elif Safak’in kitabinda fazlasiyla kutsallastirilmis ve bu sebeple de inandiriciliktan uzaklasmis. Buna ragmen savaslar, hastaliklar ve entrikalar ile gecen yillarin icinde Sinan ve kalfalari tarafindan ortaya cikarilan kiymetli eserler ve bu dortlunun calisma sekilleri cok guzel detaylarla anlatiliyor. Her ne kadar gecmisteki gercek olaylar ve isimlerle baglantili olsa da kurgudan olusan bir roman oldugu icin de belli basli bazi hatalari bence hos gormek gerekiyor. Romandaki bazi mimarlik, fil bakiciligi, saray hayati ve terim hatalari ise benim gozume fazla carpmadi.




Okumaya ilk basladigimda aklima “Pi’nin Yasami” filmini getiren roman kucuk bir cocugu ele alip onun uzun omru boyunca gectigi tum yollari, ogrendiklerini, acilarini, basarilarini, sevdasini ve  mutluluklarini yansitma acisindan da oldukca basarili. Bahsettigim gibi Cihan’a cizilen karakter mukemmel olmaktan uzak ama gercekci. Sirlarini ogrendikce sasirmiyor olusumuz bile karakterin yansitilis seklinden cok onu taniyor gibi hissetmeye baslamamizdan kaynaklaniyor. Cihan karakterinin basina gelenler hic gercekci degil tabi ki ama okuyucu eger bir insanin basina bu kadar cilgin seylerin gelme ihtimali olsaydi ve o insan da bizim mimar ciragi olabilseydi, o kesin boyle davranirdi diyebiliyor. Mihrimah Sultan’in gozdesi, aslen tayfa ve hirsiz, sonradan fil bakicisi ve mimar ciragi olan Cihan karakteri sempati uyandirabildigi kadar acima duygusunu da hissettiriyor ve en onemlisi okur Cihan ve Cota ile birlikte buyudugunu hissederek onu cok samimi buluyor.






Sonuc olarak “Ustam ve Ben” inanilmaz bir hayal gucu ile kurgulanmis, zevkle okunan, surukleyici, ufak hatalarini affettirebilecek kadar cok sey ogreten, rengarenk karakterleri olan, cok katmanli  bir kitap. Okurken yazarin yarattigi buyuleyici ve masalsı dünyanın içinde kaybolmak ve sonunu merakla beklemek isten bile degil. Fakat kitabin sonu roman boyu suregelen yaraticiliktan oldukca uzak bir kurgu ile bitiriliyor. Ne sans ki kitap boyu anlatilan inanilmaz maceralar, tarihi karakterler ve yaratici olaylar kitabin sonu ile ortaya cikan hayal kirikligini hatirlamanizi onleyebilecek cinsten. Iyi okumalar…