14.10.14

Cizgili Pijamali Cocuk



Irlandali yazar John Boyne’un ayni adli kitabindan uyarlanan ve Ingiliz/Amerikan ortak yapimi olan film 2. Dunya Savasi doneminde yasananlara farkli bir acidan bakarak hepimizi hem o donemleri tekrar anmaya hem de tarihten dersler cikarmaya davet ediyor.




Bana gore film harika oyunculuklari, tam yerinde kullanilmis muzikleri ve donemini cok iyi yansitan dekorlari ile kendisine bu tarz filmler arasinda cok saglam bir yer buluyor. Dilinin ingilizce olmasi baslarda beni rahatsiz etse de hikayenin butunlugu icinde ufak bir ayrinti olarak kaliyor. Bir savasin yaratttigi korkunc havanin silah ya da kan gostermeden de hissedilebilecegini gosteren film o donemin gerginligini, huznunu ve acisini bize gecirmekte oldukca basarili.    


Kidemli bir nazi komutani olan babanin (David Thewlis) yahudi calisma kamplarindan birinde gorevlendirildigi gun baslayan hikaye guzel esinin ve iki kucuk cocugunun bu olayla degisen hayatlarini ve bu kamplarda yasananlarin onlarin hayatina ne kadar uzak ama aslinda ne kadar da yakin oldugunu anlatarak ilerliyor. Vatanseverlik ile bir oteki yaratip onu yoketmenin nasil, nerede kesistiginin fazla uzerinde durmayan film kendi cikarlari icin kendi bahanelerini yaratan insanlari anlatarak hikayesini  inandirici hale getiriyor.




Babanin terfisi ile gurur duyan onca insanin katildigi kalabalik partide tum bu olanlardan rahatsiz gorunen tek kisi ise gercekleri ve ileriyi daha iyi goren komutanin annesi oluyor. Fakat tehlikeli olabilecegi, duyulabilecegi gerekcesiyle sertce susturulan kadinin bakislarindaki aci ve huzun basarisina odaklanmis komutan ve onunla gurur duymasi gerektiginin bilincinde olan ailesi icin dikkat cekmeyecek ufak bir hatira haline geliyor. O an icin…




Filmin en kayda deger yanlarindan biri de zaman icerisinde Bruno, ablasi ve annesinde olan degisimler. Icinde bulundugu ortama uymayi tercih eden, asik oldugu nazi subayinin ve evlerine gelen ozel ogretmenin de etkisi ile milliyetci hatta irkci hale gelen Gretel (Amber Beattie) oyuncak bebeklerini atip odasini Hitler posterleri ile susler. Ozverili bir anne ve asker esi olmaktan mutlu, ulkesini seven herkes gibi kocasi ile gurulu olan anne (Vera Farmiga) ise ulkesini sevmekle birilerinden nefret edip onlari yoketmenin ayni sey olmadigini fark edip, kocasinin gercek gorevinin farkina varinca dehsete dusen ve yasananlardan rahatsizlik duyan bir kadina donusur. Vicdanli bir insan oldugu icin gordukleri, duyduklari ve en cok da tahmin etmeye basladiklari sebebiyle kocasina karsi nefret duygusu ile dolmaktadir. Oglunun isine ve terfisine sevinemeyen kayinvalidesini anlamaya basladigi da soylenebilir fakat asil cocuklarini koruma icgudusu agir basmaktadir.




Berlin’deki evlerinden tasinmalarinin ardindan en buyuk degisimi yasayan ise kucuk kahramanimiz Bruno (Asa Butterfield) olur. Yakin arkadaslari ile askercilik oynamayi seven, ucak taklidi yaparak eglenen maceraci Bruno tasindiklari evin soguklugu ve izole edilmisligi karsisinda saskina doner. Zaten en basindan gelmek istemedigi bu yerde sert bir sekilde calisan nazi subaylari arasinda kendisini cok yalniz hisseder. Yeni evlerine duzenli olarak gelen ve cocuklara tarih dersi adi altinda Yahudi nefreti ve Ari irk aski kazandirmaya calisan ogretmenleri de onu fazla etkileyememektedir. Evden kacislarini, macera arayislarini arttirip, evlerinin yakinin da bulunan yahudi calisma kampina dogru gitmeye baslar. Bu da ona yepyeni ve karanlik bir hayatin kapilarini acmis olur.


Bruno baslarda oranin siradan bir ciftlik olduguna ve oradaki insanlarin da kalabalik bir sekilde iyi kosullarda yasadigina inanmayi ister ama gerek ailesinden bu konuda aldigi cevaplar gerek orada yasayan kucuk arkadasi sayesinde bazi seylerin sandigi gibi olmadigini kucuk yasina ragmen yavas yavas kavrar. Baslarda kahraman olarak gordugu baba figuru ise sorgulanmasi gereken, yaklastikca sasirtan bir karakter halini almaktadir kucuk cocugun gozunde. Babasi ile gurur duymakta sorun yasayan her cocuk gibi Bruno da kafasindaki sorularin cevaplarini baskalarinda ve evin disinda aramaktadir.



Elektrikli tellerle cevrili kampin icerisinde yasayan yasiti Shmuel (Jack Scanlon) ile her gecen gun gelisen bir arkadaslik kurarlar. Tellerin ardindaki arkadasina yemek getirmekte ve onunla satranc oynamaktadir. Shmuel’in yahudi oldugunu ogrenmesi ve kendisinin yahudilerden nefret etmesi gerektigi gibi bilgiler basta kafasini karistirsa da Bruno korkusunu ve kendisine ogretilenleri  arkadasina duydugu ilgi ve sevgi ile yener. Cunku o hala masum bir cocuktur ve icgudulerine ezberletilmis bilgilerden daha fazla deger vermektedir.





Film bu etkileyici hikayenin uzerinden ilerleyerek o zamanin kosullarini, savasin ve soykirimin acilarini uzerimize yavas ve derinden giderek yansitir. Zamanin nasil gectigini anlamadan izledigim ve ozellikle de sonunda cok uzuldugum “The Boy in the Striped Pajamas”’i benzer konulu filmlerden ayiran cocuklarin gozunden yasananlari yansittigi icin belli bir naiflik tasimasidir. Ayni zamanda filmin sonu izleyiciyi sadece uzmeyi amaclamaz, sasirtir da. Iyilik-kotuluk ve kader gibi konularda herkesin kendisini sorgulamasini saglar. Eden-bulur ya da bu hayatta zalim de zulum de bitmez tarzi dersler cikaranlar da mutlaka olacaktir diye dusunuyorum.Benzer konularda cok daha iyi filmler olmasina karsi hikayenin bu yanina da bakilmasi gerektigini dusundugum icin bu filmi cok ayri bir yere koydugumu belirtmeliyim. Iyi seyirler…





"Childhood is measured out by sounds and smells and sights, before the dark hour of reason grows" 

"Cocukluk donemini sesler, kokular ve görüntüler belirler, aklın karanlık tarafı gelisene kadar."

John Betjeman