Irlandali yazar John Boyne’un ayni adli kitabindan uyarlanan
ve Ingiliz/Amerikan ortak yapimi olan film 2. Dunya Savasi doneminde yasananlara
farkli bir acidan bakarak hepimizi hem o donemleri tekrar anmaya hem de tarihten dersler cikarmaya davet ediyor.
Bana gore film harika oyunculuklari, tam yerinde kullanilmis muzikleri ve donemini cok iyi yansitan dekorlari ile kendisine bu tarz filmler arasinda cok
saglam bir yer buluyor. Dilinin ingilizce olmasi baslarda beni rahatsiz etse de hikayenin butunlugu icinde ufak bir ayrinti olarak kaliyor. Bir savasin
yaratttigi korkunc havanin silah ya da kan gostermeden de hissedilebilecegini
gosteren film o donemin gerginligini, huznunu ve acisini bize gecirmekte oldukca
basarili.
Kidemli bir nazi komutani olan babanin (David Thewlis) yahudi
calisma kamplarindan birinde gorevlendirildigi gun baslayan hikaye guzel esinin
ve iki kucuk cocugunun bu olayla degisen hayatlarini ve bu kamplarda
yasananlarin onlarin hayatina ne kadar uzak ama aslinda ne kadar da yakin
oldugunu anlatarak ilerliyor. Vatanseverlik ile bir oteki yaratip onu
yoketmenin nasil, nerede kesistiginin fazla uzerinde durmayan film kendi
cikarlari icin kendi bahanelerini yaratan insanlari anlatarak hikayesini inandirici hale getiriyor.
Babanin terfisi ile gurur duyan onca insanin katildigi
kalabalik partide tum bu olanlardan rahatsiz gorunen tek kisi ise gercekleri ve
ileriyi daha iyi goren komutanin annesi oluyor. Fakat tehlikeli olabilecegi,
duyulabilecegi gerekcesiyle sertce susturulan kadinin bakislarindaki aci ve
huzun basarisina odaklanmis komutan ve onunla gurur duymasi gerektiginin
bilincinde olan ailesi icin dikkat cekmeyecek ufak bir hatira haline geliyor. O an icin…
Filmin en kayda deger yanlarindan biri de zaman icerisinde Bruno,
ablasi ve annesinde olan degisimler. Icinde bulundugu ortama uymayi tercih
eden, asik oldugu nazi subayinin ve evlerine gelen ozel ogretmenin de etkisi
ile milliyetci hatta irkci hale gelen Gretel (Amber Beattie) oyuncak
bebeklerini atip odasini Hitler posterleri ile susler. Ozverili bir anne ve asker
esi olmaktan mutlu, ulkesini seven herkes gibi kocasi ile gurulu olan anne (Vera
Farmiga) ise ulkesini sevmekle birilerinden nefret edip onlari yoketmenin ayni
sey olmadigini fark edip, kocasinin gercek gorevinin farkina varinca dehsete
dusen ve yasananlardan rahatsizlik duyan bir kadina donusur. Vicdanli bir insan
oldugu icin gordukleri, duyduklari ve en cok da tahmin etmeye basladiklari
sebebiyle kocasina karsi nefret duygusu ile dolmaktadir. Oglunun isine ve
terfisine sevinemeyen kayinvalidesini anlamaya basladigi da soylenebilir fakat asil
cocuklarini koruma icgudusu agir basmaktadir.
Berlin’deki evlerinden tasinmalarinin ardindan en buyuk
degisimi yasayan ise kucuk kahramanimiz Bruno (Asa Butterfield) olur. Yakin
arkadaslari ile askercilik oynamayi seven, ucak taklidi yaparak eglenen maceraci
Bruno tasindiklari evin soguklugu ve izole edilmisligi karsisinda saskina
doner. Zaten en basindan gelmek istemedigi bu yerde sert bir sekilde calisan
nazi subaylari arasinda kendisini cok yalniz hisseder. Yeni evlerine duzenli
olarak gelen ve cocuklara tarih dersi adi altinda Yahudi nefreti ve Ari irk
aski kazandirmaya calisan ogretmenleri de onu fazla etkileyememektedir. Evden
kacislarini, macera arayislarini arttirip, evlerinin yakinin da bulunan yahudi
calisma kampina dogru gitmeye baslar. Bu da ona yepyeni ve karanlik bir hayatin
kapilarini acmis olur.
Bruno baslarda oranin siradan bir ciftlik olduguna ve oradaki
insanlarin da kalabalik bir sekilde iyi kosullarda yasadigina inanmayi ister
ama gerek ailesinden bu konuda aldigi cevaplar gerek orada yasayan kucuk
arkadasi sayesinde bazi seylerin sandigi gibi olmadigini kucuk yasina ragmen
yavas yavas kavrar. Baslarda kahraman olarak gordugu baba figuru ise
sorgulanmasi gereken, yaklastikca sasirtan bir karakter halini almaktadir kucuk
cocugun gozunde. Babasi ile gurur duymakta sorun yasayan her cocuk gibi Bruno
da kafasindaki sorularin cevaplarini baskalarinda ve evin disinda aramaktadir.
Elektrikli tellerle cevrili kampin icerisinde yasayan yasiti
Shmuel (Jack Scanlon) ile her gecen gun gelisen bir arkadaslik kurarlar.
Tellerin ardindaki arkadasina yemek getirmekte ve onunla satranc oynamaktadir.
Shmuel’in yahudi oldugunu ogrenmesi ve kendisinin yahudilerden nefret etmesi
gerektigi gibi bilgiler basta kafasini karistirsa da Bruno korkusunu ve kendisine
ogretilenleri arkadasina duydugu ilgi ve
sevgi ile yener. Cunku o hala masum bir cocuktur ve icgudulerine ezberletilmis
bilgilerden daha fazla deger vermektedir.
Film bu etkileyici hikayenin uzerinden ilerleyerek o zamanin
kosullarini, savasin ve soykirimin acilarini uzerimize yavas ve derinden
giderek yansitir. Zamanin nasil gectigini anlamadan izledigim ve ozellikle de
sonunda cok uzuldugum “The Boy in the Striped Pajamas”’i benzer konulu
filmlerden ayiran cocuklarin gozunden yasananlari yansittigi icin belli bir
naiflik tasimasidir. Ayni zamanda filmin sonu izleyiciyi sadece uzmeyi
amaclamaz, sasirtir da. Iyilik-kotuluk ve kader gibi konularda herkesin
kendisini sorgulamasini saglar. Eden-bulur ya da bu hayatta zalim de zulum de bitmez
tarzi dersler cikaranlar da mutlaka olacaktir diye dusunuyorum.Benzer konularda
cok daha iyi filmler olmasina karsi hikayenin bu yanina da bakilmasi
gerektigini dusundugum icin bu filmi cok ayri bir yere koydugumu belirtmeliyim.
Iyi seyirler…
Mutlaka
cok farkli bir sey yapmaliyim, acayip derecede guldurmeli ya da aglatmali… O
kadar para harciyoruz tabi ki bu film kendini gostermeli, populer oyuncular
sart, yila damgasini vurmali… Bazen son zamanlarda yapilan Turk filmlerinin bu
tip kaygilarla yapildigini dusunmeden edemiyorum. Senaryo sasirtmacali olacak,
oyuncular olduklarindan yuz kat guzel gorunecekler ve filmin sonunda herkes aglayacak
diye harcanan bu cabanin baska seyler icin harcanmasi gerektigi asikar oysa ki.
Yaratici,
muthis kurgulanmis ve iyi cekilmis filmler de var mutlaka ama bu genel yargidan
kurtulmak da oldukca zor hale geldi. Oysa Turk sinemasi hic olmadigi kadar iyi
durumda, 1 yilda gosterime giren turk filmi sayisi yuzleri geciyor ve izleyici
sayisi da her yil artiyor. Ben de bu durumun verdigi cesaretle Amerikadayken
kacirdigim Turk filmlerini yavas yavas izlemeye calisiyorum. Yazimda
bahsedecegim film de bunlardan biri aslinda. “Bi kucuk Eylul meselesi var,
halledemedim.”
Modern,
zengin ve guzel Eylul (Farah Zeynep Abdullah) arkadaslariyla gittigi Bozcaada
gezisinde tanistigi Tek (Engin Akyurek) ile hem hayatin hem de kendisinin bambaska
bir yuzu ile karsilasir. Istanbul’da yasayan, guzel giyinmeyi, iyi mekanlarda
takilmayi ve arkadaslariyla olmayi seven hafif bencil ve simarik bir kizdir
esas kizimiz. Tek(in) ise bir adada annesinin evinde yasayan asosyal ama yetenekli
bir karikaturisttir.
Eylul
bu geziden dondukten sonra Istanbuldaki hayatina adeta yeniden baslarcasina atilir
ama basina gelen trafik kazasiyla kaybettigi hafizasi onun gecmisi
sorgulamasina yol acacaktir. Hatirlayamadiklarini ve kendisine anlatilmayanlari
ogrenmek istegi ile Bozcaada’ya geri doner. Bozcaada ona unuttugu 1 ayi
hatirlatmakla kalmayacak ayni zamanda icindeki boslugun sebebini de
kesfetmesini saglayacaktir.
Yaptiklari
buyuk bir izleyici kitlesi tarafindan merakla beklenen Kerem Deren’in ilk filmi
olan Bi Kucuk Eylul Meselesi eksiklerini unutturacak kadar naif sahneleri ve
basarili oyuncu secimleriyle takdiri hakediyor bence. Bozcaada gibi harika bir
adanin mekan olarak secilmesi bir yana sunulan buyuleyici goruntuler de filme
kesinlikle inanilmaz bir deger katiyor. Nil Karaibrahimgil’in film icin
besteledigi, sozleriyle ve soylenis tarziyla oldukca etkileyici olan “Kanatlarim
Var Ruhumda” parcasi ve film boyunca eglence mekanlarinda calan muzikler filmi
bir butun haline getiriyor. Tekin karakterinin cizdigi karikaturler, denize
girmek icin secilen issiz koylar ve yenen yemekler de ada ruhunu oldukca guzel
yansitan ogeler.
Ozellikle
Farah Zeynep Abdullah’in filme kattigi enerji oldukca onemli. Baska turlu
sehirli kizimizin simarikliginin -ya da korkaklik diyelim- sonuclarina inanmak
pek kolay olmazdi sanirim. Engin Akyurek, cok da derinlemesine dusunulerek
yazilmamis gibi gorunen Tek karakterine burunmekte ve seyirciyi pek de mumkun
olmayan seylere inandirmakta elinden geldigince ugrasmis gorunuyor. Yan
karakterlerin goze batmayan, iyi oyunculuklari ve kurgudaki donusler de cok
basarili.
Sonuc
olarak izleyicide Bozcaada’ya yerlesme, yaz tatiline cikma ve bol bol muzik
dinleme istegi olusturan ve tum naif insanlara karsi yurekleri sevgiyle
dolduran bir film olmus, gec olsa da izledigim icin cok memnunum.
"Kaybolmayacak. Dalgalar onu alacak, sen nereye gidersen git, senin gittigin yerin kiyisina birakacak."
21.yuzyil
edebiyatinin zirve isimlerinden Haruki Murakami’nin tum kitaplari kadar
etkileyici ve hepsinden daha surukleyici olan “Umibe No Kafuka”, Sahilde Kafka’yi
okur okumaz hakkinda bir seyler yazmak istedim. Yazdiklari tum dunyada buyuk bir
ilgiyle karsilanan ve kitaplari bir tur bagimlilik yaratan Japon yazar yine
buyulu bir dunya yaratarak, sinirsiz hayalgucu ve inanilmaz bir olay orgusu ile
bizi gundelik hayatlarimizdan cikarmayi basariyor. Kisacasi hayatima giren ve
hicbir zaman da cikmayacagini dusundugum bu romandan bahsetmemek benim icin
imkansizdi.
Uzun
yillardir kacisinin hazirliklarini yapan ve kendisine Kafka (Cek dilinde karga)
ismini veren 15 yasindaki gencimiz sirt cantasina ozenle topladigi esyalarla
yola cikar. Amaci babasindan, kendi payina dusen kotu kehanetten, okulundan ve
yasadigi evden mumkun oldugunca uzaklasmak ve yepyeni bir hayata biraz daha
sicak bir yerde baslamaktir. Yillarca epey emek vererek guclendirdigi bedeni bu
kacisa oldukca hazirken babasinin ugursuz kehanetiyle yogrulan ruhu olmasi
gerekenden cok daha yaslidir. “Gun gelecek kendi ellerinle babani oldurecek ve
kendi annenle seviseceksin.” diyen babasindan kacmak istemekte ne kadar da haklidir
Kafka.
Yolun
onu nereye goturecegini bilmezken vardigi sehirde sevdigi kitaplara ilginc bir
kutuphane ile kavusur ve kutuphanenin calisanlariyla da arasinda kaderini
etkileyecek iliskiler kurulur. Bir yandan da gizli belge ve tarihi raporlarla ikinci
ana karakterimiz Nakata’nin ilginc hikayesini yavas yavas ogreniriz. Onun kadar
sevilmesi kolay, surekli ayni seyleri insanlara anlatan ve kedilerle
konusabilen bir karakter tanimamissinizdir.
Nakata
ile Kafka Tamura arasindaki bag ise romanin sonuna kadar bizi sasirtmayi
surdurur. Bu ilginc ikilinin yani sira roman boyunca karsimiza cikan Sakura, Saeki
Hanim, Osima ve Hosino’nuyu da tanir ve hepsini ayri ayri severiz. Kendi
hikayeleri, sarkilari, siirleri ve mekanlari olan tum bu insanlarla roman gercekten
cok daha zengin. Murakami incelikle isledigi karakterlerini cok boyutlu
yarattigi icin yasadiklari ve anlattiklari bazen ucuk kacik olsa da mantik
aramadan olanlari icsellestirmek zor olmaz.
Yazarin
Franz Kafka’ya, Sophokles tarafindan yazilan Yunan tragedyasi Kral Oedipus’a,
Binbir Gece Masallari’na, Oedipus kompleksine, Salinger’in muthis eseri Cavdar
Tarlasinda Cocuklar’a ve mistik Japon hikayelerine yaptigi sayisiz gondermeler
de kitabi daha kiymetli hale getirir. Bol ogrenip bol sasiracagimiz bir roman
yaratmaya giden yolda Murakami yine sinirsiz bilgisini sergiler. Inanilmaz
betimlemeleriyle hikayelerin icine girmekte hic zorlanmaz ve Tamura ile
kutuphanede kitap okumayi, Nakata’ya yilan baligi ismarlamayi arzulariz.
"The world is a metaphor."
Sahilde
Kafka’daki olay orgusu sonlara dogru insani biraz yoran bir hal alsa da
biraktigi acik kapilara ragmen yarattigi buyulu gerceklikle kurgunun gelip
baglandigi yer iyi ki okumusum dedirtiyor. Bu yuzden de karakterler, sarkilar,
mekanlar, yemekler, kitaplar, resimler ve duygular ile bambaska bir dunya
yaratan yazara tesekkuru bir borc biliyorum.
Kitapta bahsi gecen sarkilarda
olusturabileceginiz playlist:
Amerikan
genclik ya da korku filmlerinde oldukca cok kullanilan bir durumdur
'road trip'ler. Bir arabaya dolusup yola cikan genc insanlarin basina
olmadik isler gelir. Arabanin bozulmasi ile yolda kalir, katili
bilinmeyen ani cinayetlere tanik olur, cilgin biri tarafindan kullanilan araba
ile rahatsiz edilirler yani isler epey ters gidebilir. Biz tum
bunlari goz ardi ederek ayni zamanda komsumuz olan sevgili
arkadaslarimizin teklifi ile guneyin baskenti olarak gorulen
Atlanta'dan guneyin sahilleri ile unlu eyaleti Florida'ya olan
uzun yolculuga birlikte araba ile gitmeye yani Amerika'daki ilk
'road trip' imizi yapmaya karar verdik. Pisman da olmadik...
Google Map tarafindan 7 saat surmesi beklenen yolu surekli verdigimiz keyifli
molalarimizla 12 saate cikarmayi basararak Florida'nin en guzel
sahili odulunu almis olan 'Clear Water Beach'e ulastik.
Molalarimizin genel amaci benzin almak olsa da gordugumuz tum
McDonalds'lar gerek kahveleri gerek de menuleri ile bize yarenlik
etti. Ozellikle cocuk menusu ile birlikte esimin cok sevdigi 'Ninja
Turtles' oyuncaklarindan vermeleri bizi onlara bagladi. Bu arada
otoyol kenarinda bulunan benzin istasyonlari gercekten de filmlerdeki
gibi garip ve hafif korkutucu yerlerdi. Her an biri soyguna
gelecekmis gibi hissetmedim desem yalan olur. Benzini kendiniz
almaniz gerektigini belirtmeme gerek yok sanirim filmlerden asinayiz,
bir ipucu da yasadiginiz eyaletin disindaki benzin istasyonlarinda
genelde nakit para kullanmakmis. Burada kart bilgilerinin ele
gecmesi, hata ile ya da bilerek farkli miktarlar cekilmesi cok sik
karsilasilan bir seymis. Bu sirada biz aslinda yola cikmadan once
epey bir sey almistik yanimiza. Hatta yol arkadaslarimiz sicak suyla
kolayca yapilabilen cabuk noodlelardan bile getirmislerdi. Ama sik
sik piknik yapmamiz, gordugumuz tum parklarda durmamiz ve arabada
gecirdigimiz zamanlarda da sohbet sirasinda farkina varmadan hizlica
yememiz sonucu yanimiza aldigimiz cips, kurabiye, kraker gibi
atistirmaliklari da kolayca tukettik. Bence kesinlikle bagaji
atistirmaliklarla doldurmak iyi fikir yolculuga cikmadan once. Hatta
bir dahaki sefere patates salatasi, kisir, borek gibi yemesi kolay,
leziz seyler hazirlamaya karar verdim.
Clear Water Beach
Yol
arkadaslarimizin bambaska ama bir yandan da bize benzer yanlari olan
kulturlerini tanima sansi da gezimizi daha guzel hale getiren
bir sey oldu. Insanlarin birbirini asil yolculuk sirasinda gercekten
tanimaya basladiginin soylendigini cok duymustum ki dogruluk yani
oldugunu iyice anlamis oldum. Birbirimizin sarkilarini dinleyip,
dizileri, filmleri hakkinda konusurken bir yandan da aile
yapilarimiz, geleneklerimiz hakkinda fikir edinmis olduk.
Haritadan
gordugumuz ve dayanamayip gezmeye karar verdigimiz 'State Park'lara
resmen bayildik. Coguna park yerine orman demek daha dogru olabilir.
En cok begendigim ve sizlere onerecegim eyalet parki ise 'Caladesi
Island State Park' oldu. Buraya ulasabilmek icin oncelikle
'Honeymoon Island'a araba ile ulasmak (giris 8$) daha sonra da her
yarim saatte bir kalkan tekne (kisi basi 14$) ile adaya gecmek
gerekmekte. Icinde ev ya da arabanin olmadigi, cesit cesit hayvanin
yasadigi, piknik yapabileceginiz, su kayagi deneyebileceginiz, balik
tutabileceginiz ya da sahilinde denize girebileceginiz inanilmaz bir
yer. Bir diger inanilmaz park da Tallahassee yakinlarinda bulunan
'Maclay Gardens State Park' idi. Burada da cesit cicek ve agac
gorebilir, kiyisinda dinlenip, harika fotograflar cektirebilirsiniz.
Hayaletli agac dedigimiz tur ozellikle dikkat cekiciydi gerci sanirim
bu bir agac cesidinden cok agaclari saran bir ot turu olabilir.
Caladesi Island State Park
Floridanin
bizim gittigimiz bati kiyisi Aralik ayinda bile 25 derece sicaklikta
ama epey ruzgarliydi. Ogrendigim kadariyla eyaletin en kalabalik
oldugu donemler de her ne kadar yagmur yagma ihtimali olsa da
Mayis-Ekim arasi oluyormus. Orlando ise Disneyland gibi temali
eglence yerleri ile tum yil boyunca oldukca fazla turist cektigi icin
belli bir sezona sahip degilmis. Biz her ne kadar okyanusta yuzme
arzumuzu yerine getiremesek de gercekten Tampa'nin
gozdelerinden 'Clear Water' inanilmaz derecede uzun, bembeyaz
kumsali, cesit cesit kuslarin uctugu masmavi gokyuzu ve tertemiz
suyuyla cok cekiciydi. Adini eyaletler arasi bir yoldan alan 'Pier
60' adli iskelede yapilan etkinliklere katilmanizi en azindan
orada balik tutanlari ve gun batimini uzun uzun izlemenizi mutlaka
oneririm. Florida'nin bati yakasi yolda oldugunuz anlarda bile iki
tarafinizdan gorulen okyanus ve korfez ile huzur dolu. Tatilde
eglenmek isteyenler icin ise bizim de ugradigimiz, populer mekan
'Shepphards''i onerebilirim. Hele de Bob Marley tarzi reggae
muzik sevenlerdenseniz, hava da sicaksa oraya bayilmaniz garanti.
Alisveris yapmak isteyenler icin onerilecek cok fazla outlet merkezi
olmakla beraber sehir merkezinde bulunan keyifli bir yer de 'Ron
Jon Surf Shop' olacaktir.
Dukkanin icinde her sey var desem yeridir; yiyecek, giyecek,
hediyelik esya, surf esyalarinin yani sira cocuklarin sorf
yapabilecegi ufak ama gercekci bi havuz bile mevcut. Eger orada uzun
sure gecirekseniz tekne turlarina katilmak, jetski yapmak, yunuslari
dogal habitatinda gozlemlemek de guzel fikirler, bu sirada bir suru
temali tekne arasinda bizim favorimiz korsan gemisiydi.
Pier 60
Eger
Turkiye'den ucuz ucak bileti bulunabilirse (belki cok onceden
alinarak) burasi yaz tatilleri ya da balayi icin kesinlikle
dusunulebilir. Cunku uygun fiyatli ama harika manzarali oteller
bulmak ve cesit cesit restorandan birini secmek, okyanusta yuzmenin,
bembeyaz sahilde guneslenmenin, voleybol oynamanin keyfi inanilmaz
olacaktir. Benim Clear Water mevkiinde israrla onerecegim yer; harika
akdeniz lezzetleri yapan 'Pizza Bizzar' isimli bir Yunan
restorani oldu. Inanilmaz lezzetli yemeklerinin yani sira sicakkanli
sahibi ve kibar calisanlariyla da hepimizin gonlunu kazandilar.
Ustelik aldigi durust yorumlarla 'tripadvisor' sitesinde de 1.
sirada olduklarini eklemem lazim. Biz 6 kisi gitmistik ve herkes
cesit cesit pizza yer ve kendinden gecerken ben de bizdeki tavuk sise
benzeyen bir yemek soyledim ve gercekten kullandiklari tum malzemeler
oldukca taze ve lezizdi.
Konaklama
konusuna gelince bizim kaldigimiz otelin adi 'Beachview Inn'di.
Fiyat seviyesi ve lokasyonu harika olmasina karsin oda bekledigimiz
gibi degildi. Ama uzun saatlerinizi odada gecirmeyi planlamadiginiz
surece kesinlikle onerecegim bir otel cunku manzarasi ve bulundugu
yer tartisilmaz derecede iyi. Biraz daha uzun ya da cocuklu kalacak
olanlara ise bahsettigim otelden 5 dakika uzaklikta olan yine muthis
bir manzaraya sahip Hilton'u onerebilirim tabi. Biz sadece 2 gece 3
gun kaldigimiz icin sorun yasamamis olduk.
En
basta bahsettigim kimi komik kimi korkunc olaylarin oldugu 'road
trip' filmleri bir yana biz allahtan boyle seyler yasamadik. Ama
yolda gecirdigimiz bir gecemiz biraz maceraliydi. Yol kenarina
siralanmis, dikilmis duran geyikler ve yol boyunca devam eden 'geyik
cikabilir' levhalari bizi epey korkuttu. Gecenin bir yarisi sadece
bizim oldugumuz yolda her an bir geyigin yola atlayabilecegi
dusuncesiyle dordumuz de gozlerimizi faltasi gibi acip yola diktik.
Mola verdigimizde arabayi kullanan arkadasimizin “Ya onumuze
atlarlarsa, ne yapmak lazim acaba diye dusunmekten cok gerildim.”
cumlesi tum yol boyu hepimizin aklindan gecenleri ozetlemis oldu.
Kazasiz belasiz o gece yolculugunu da atlattik. Bu sirada Florida'da
cok fazla parali yol oldugunu soylemeden gecemem, her ne kadar
ucretler cok uygun olsa da bu kadar cok durmak zorunda kalmak
rahatsiz edici olabiliyor.
Dikkat geyik cikabilir!
Gezimiz
boyunca uc farkli otelde kaldik. Yola cikma kararini biraz son anda
aldigimiz ve tam gezimizi yaptigimiz donem burada 'Christmas' haftasi
(25 Aralik civari) oldugu icin otel fiyatlari oldukca ucuktu. Mumkun
oldugunca fiyat olarak cok pahali olmayan ama iyi oteller ile ayni
mevkide bulunan yerleri secmeye calistik. Kisacasi onceligi lokasyona
verdik -ki ben Amerika'da yapacaginiz tum gezilerde buna onem
vermenizi oneririm-. Bir tavsiyede ablamin bir arkadasinin ailesi ile
her zaman yaptigi gibi 'Holiday Inn' tarzi hem her yerde olan hem de
ortalama bir fiyat/konfor standardi yakalamis otellerde kalmak
olabilir. Tahmin edemeyeceginiz kadar sorunlu yerlerle karsilasmak
mumkun olabiliyormus cunku.
Biz
neyseki otellerimizden memnun kaldik, hicbir sorun yasamadik. Fakat
benim gezi boyunca en begendigim otel arkadaslarimizin kaldigi
'Westin Cape Coral' oldu. Inanilmaz bir manzara karsisinda
olanaklari sinirsiz kendi icinde bir kasaba gibi olan cok keyifli bir
yerdi. Burada havuza girerek aralik ayinda gokyuzunun altinda yuzme
arzumuzu da yerine getirmis olduk. Her ne kadar okyanus da yuzme
cesaretini bulamasak da tatilin keyifli yanlarindan biri de bu oldu.
Cape Coral acikcasi hic ayrilmak istemedigimiz bir yer oldu. Gerek
havanin iyice isinmis olmasi gerek ortamin cok huzurlu olmasi oradan
ayrilmayi zorlastirdi. Bir gun teknemiz ile oraya gitmenin hayalini
kurmadik desem yalan olur.
Westin Cape Coral
Ucuncu
ve son duragimiz Florida'nin baskenti olan Tallahassee oldu.
Guzel caddelerinin yani sira oldukca ic karartici yerleri de oldugunu
gordugumuz bu sehir bizde cok iyi izlenimler birakmadi ve acikcasi
sizlere de onermem. Ama bizim Cape Coral'dan Atlanta'ya olan cok uzun yolumuza cikmadan once guzelce dinlenmemize yaradigi da bir
gercek.
Sonuc
olarak bir macera gozuyle baktigimiz 'roadtrip' bizi tahmin
ettigimizden daha cok mutlu etti. Yeni yerler gormenin, yeni tadlar
denemenin ve kendine hizli bir yolculuk yapmanin harika bir yoluydu, hem macerali hem huzurluydu.
Iyi planlama yapmanin onemli -haritalar, otel ve restoran
rezervasyonlari-, bakimli bir araba ile gidilmesinin sart, trafik ya
da kaza gibi faktorleri goz onunce bulundurmanin gerekli oldugunu da
hatirlatmak isterim. Son olarak bol bol fotograf cekmeyi, ufak da olsa hatiralar biriktirmeyi unutmayin derim! Iyi yolculuklar...
Sizi mutlu edecekleri, surukleyici
olacaklari kesin degildir ve basindan sonunu gormeniz pek mumkun
olmaz. Fransiz filmlerindeki akistan, anlasilmazliklardan dolayi bu
filmlere olusan on yarginin farkindayim. Amerikan filmlerine fazlaca
alismis oldugumuzdan da olabilir bence bu durum. Genel sorun
kurgudaki yavaslik yada ritim sorunu gibi gelebilir ama senaryonun
beklendigi gibi cikmamasi da insanlari Fransiz filmlerinde
uzaklastiriyor. Oysa bizi sasirtan karakterlere, konusmalara,
tartismalara tanik olmak fena bir sey degil hatta zihin acici
olduguna inaniyorum.
Kultur itibariyle Fransizlardan
cok farkli olmamizin da etkisi olabilir. Kendimiz ve sevdiklerimiz
hakkinda rahat konusamayan, insanlarin yuzune karsi elestiri
yapmaktan cekinen bir toplum sayiliriz. Ciddi tartismalara girdikten
sonra iliskilerimizi gelistirip daha iyi bir yerden devam etmek pek
bizim tarzimiz sayilmaz. Kesip atmak, yikmak ve uzucu seylerden
kacmak bize daha uygun sanki. Fazla entel ve ciddi davranip sinema
kuramlarindan bahsetmeyecegime guvenebilirsiniz. Benim yazimda
bahsedecegim filmler; komik, romantik, hayal gucumuzu canlandiracak
ve ayni anda sorgulamamizi saglayacak unutulmaz Fransiz filmleri
olacak.
Le Prénom:
Turkiye'de “Ilk Isim” adiyla
gosterilen, 2012 yapimi bir Fransiz komedi filmidir. Edebiyat
profesoru olan Pierre (Charles Berling) ile ogretmen olan esi
Elisabeth (Valérie Benguigui), tam bir Fransiz evi (bol kitap ve cerceve) olan keyifli
evlerinde en yakin arkadaslari Claude'u, Elisabeth'in kardesi
Vincent'i ve onun esi Anna'yi agirlayacaklardir. Vincent (Patrick
Bruel) ile Anna'nin (Judith El Zein) cocuklari olacaktir ve aksam
yemeginde ana konu cocugun adinin ne olacagi olur. Vincent cocugun
adini Adolphe koyacagini aciklar ve digerleri bunun Hitler'in adi
olan Adolf'u cagristirdigini soyler, karsi cikarlar. Bunun uzerine
aralarinda ciddi ve bir o kadar komik tartismalar cikar. Bu sirada
basarili sanatci Claude'un (Guillaume de Tonquedec) bunca yildir
sakladigi ve en yakin arkadaslarinin annesi ile ilgili olan cok
onemli bir sir da ortaya dokulur. Sarki secimlerindeki yaraticilik,
oyuncularin yetenegi ve birbirleriyle uyumlari, evin atmosferi derken
ortaya gercekten keyifli bir durum komedisi cikmis.
Le Jouet:
Adi turkce 'oyuncak' anlamina
gelen, 1976, Francis Veber yapimi Fransiz komedi filmidir. Sadece bir
komedi filmi olmadiginin da altini cizmek gerek; yaratici politik,
sinifsal cozumlemeler ve alt-ust iliskileri ile ilgili anektodlar
bulunmaktadir. Issiz bir gazeteci olan Francois (Pierre Richard)
sonunda onemli bir gazetede spiker olarak is bulur. Fakat isin sahibi
cok zengin ve despot bir adam olan Pierre'dir (Michel Bouquet) ve
onun da ciddi anlamda simarik, kucuk bir oglu vardir. Bu simarik ama
sevimli ve bir o kadar da korkunc cocuk, Francois'yi oyuncagi olarak
ister. Bunda gazetecimizin kivircik ve sirin saclarinin ne kadar
etkisi var diye dusunmeden edememistim izlerken. Sonuc olarak
Francois'in fazla secenegi yoktur, isini kaybetmemek icin cocugun
oyuncagi olmayi kabul eder ve film bundan sonra baslar. Duygusal
anlar yasayacaginiz, deliler gibi guleceginiz, gazetecimize
uzuleceginiz ve bir yandan hayati sorgularken bir yandan da
egleneceginiz yaratici bir film. Oyuncularin gercekten cok iyi
secildigini dusunuyorum, filmin gectigi ev de incelemeye deger.
Le Voyage Dans La Lune:
Sinema severlerin cok sey borclu
oldugu kiymetli insan Georges Méliès'e ait 1902 yapimi, ilk
bilimkurgu filmidir. Aslinda sadece 13 dakika oldugu icin kisa film
de diyebiliriz. Olanaksizliklar icinde yaratilmis en guzel seylerden
biridir. Aya yolculuk yapan bir grup adam, aydaki adamlar tarafindan
yakalanirlar, daha sonra kacip kurtulur ve dunyaya donerler.
Elleriyle renklendirdikleri, yaratici fikirler ile yarattiklari bu
filmi izlemek inaniyorum ki tum sinema severlere farkli bir mutluluk
verecektir.
“Cesaretin Var Mi Aska” adiyla
gosterilen, 2003 yapimi, hem romantik hem komik hem de dramatik
ogeler iceren muthis bir Fransiz filmidir. Julien (Guillaume Canet)
ile Sophie (Marion Cotillard) birbirlerinin cocukluk asklaridir.
Cocukken asik olan ama bunu iddialasarak, atlayip ziplayarak,
yaramazlik pesinde kosarak geciren ve birbirine hic tam olarak
acilamayan pek cok cocuk gibi onlarda ailevi yada baska sebepler ile
ayri duserler. Ustelik bu iki cocugun ailesi, toplumun tamamen farkli
kesimlerinden gelmektedir. Bu sebeple gelecekleri de birbirinden cok
farkli sekillenir. Ama kader diye bir sey vardir ve yollari yillar
sonra tekrar kesisir. Her seyi oyuna donusturen bakis acilari ve hic
kaybetmedikleri kara sevdalari onlarin basina epey is cikarirken,
birbirlerine sonsuza kadar sahip olmanin farkli bir yolunu bulurlar,
cesurdurlar. Kahkalara bogulmanizin hemen ardindan deli gibi
aglayabilirsiniz. Filmi izlerken hayal gucunuzu de yaninizda
bulundurursaniz rahatca favori romantik komedi filminiz olabilir.
La double vie de Véronique:
“Veronique'in Ikili Yasami”
adiyla da bulabileceginiz, muhtesem yonetmen Krzysztof Kieslowski
'nin 1991 yapimi dramasidir. Weronika Polonya'da yasarken, Veronique
Paris'te yasamaktadir. Birbirlerini tanimayan bu iki kadin oldukca
paralel hayatlar surerler. Bu filmdeki roluyle Cannes'dan odul alan
Irene Jacob, benim hayran oldugum kadin oyunculardandir; naif ve etkileyici. Buyuleyici goruntuler ve muzikler filmi oldugundan cok
daha iyi bir yere konumlandirmaniza sebep olur. Sadece kisacik kukla
sahnesi ile bile bu listeye girmeyi garantilemistir benim gozumde.
Trois couleurs: Rouge:
Kieslowski'ye ait olan bu uclemede
benim en sevdigim film “Kirmizi”'dir. Her ne kadar normalde en
sevdigim renk mavi olsa da “Rouge”, uc renk serisinin en
etkileyici olanidir. Fransiz bayragini olusturan bu uc renk, uc farkli
kavrami temsil etmektedir. Mavi ozgurluk demekken beyaz esitlik
anlamina gelir ve kirmizi da kardesliktir. Cok sevdigim bir oyuncu
(Irène Jacob) basrolunde oldugu icin mi yoksa uc filmi toparladigi
icin mi emin degilim ama yeri ayridir. Ic ice gecen olay orgusu sizi
kolayca sarsar ve varolan sistem hakkinda dusundurur. Adalet, kader,
masumiyet, sans gibi kavramlar kafanizin icinde donup durur, sonuca
varamazsiniz. Senaryo inanilmazdir, olaylar paralel sekilde islenir
ve oyunculuklara da inanamazsiniz cok samimidir. En sonunda film en
sevdiginiz filmler arasinda yerini alir. Daha iyi anlamak icin
oncesinde Mavi ve Beyaz filmlerini bu sirada izlemek onerilirse de
sart degildir. Kirmizi basli basina akli basinda diyaloglari ve
yaratici kurgusuyla yeterlidir. Filmin sonunda bir seyler uretmek
istersiniz ki film herkesin icindeki potansiyele inanan o filmlerdendir.
Saheserdir... Amelie filmini tek
kelimeyle anlatmam gerekse sanirim boyle derdim. Allahtan 2001 yapimi
bu enfes romantik komedi hakkinda bir paragraf yazabilecegim.
Sempatik, masum, becerikli ve naif bir kizdir Amelie. Biraz tuhaf
olan cocuklugundan beri (ki filmin en keyifli sahnelerinin bazilari
oradadir) kendi kendine ayakta durabilen, hayal kurarak var olan,
ailesine destek olabilen ve en onemlisi kendi adalet anlayisina gore
baskalarini mutlu etmeyi gorev gibi benimsemis biridir. Boyle
yaratici ve enteresan bir senaryoyu yazdigi icin Guillaume Laurant'a
ve bu kadar guzel goruntulerle bize sundugu icin Jean-Pierre Jeunet'e
tesekkur etmek sart ve tabi hakkini teslim etmemiz gereken bir baska
kisi de kafamizdaki zarif Fransiz kadinina sempatiklik ozelligini de
eklemeyi basaran Audrey Tautou'dur. Bu film, ayrintilarin onemi ve
guzelligine vurgu yapar ve mutlulugu aramak icin inanc ve biraz da
huzur verir. Eger hala izlemediyseniz de Amelie'nin fantastik
dunyasini seveceginize eminim, onunla beraber aski kesfedip, hayata
farkli gozlerle bakmaya baslayabilirsiniz. Bu arada filmin muzikleri
de mukemmeldir.
Les Amants du Pont-Neuf:
Iki genc serserinin askini
anlatan, turkceye “Kopru Ustu Asiklari” gibi enfes bir isimle
cevrilmis, 1991 yapimi romantik dramadir. Gorme duyusunu hizla
yitiren, varlikli bir ailenin kizi olan ressam Michèle (Juliette
Binoche) ile gercek bir serseri olan ve Paris'in en eski koprusu
'Pont Neuf' uzerinde yasayan Alex'in (Denis Lavant) umutsuz, imkansiz
askini temel alan bir filmdir. Aslinda film boyunca 'bu ask mi?' diye
dusunup, kafaniz delice karisiyor. Hemen eve gidip resim yapmak
mumkun olsa bir calgi calmak falan geliyor. Yani kolayca filmin
yaraticiligi tetikledigini dusunerek yararli oldugunu soyleyebiliriz.
Film harika Paris sahneleri ve inandirici oyunculuklariyla siir
gibidir. Ama oyle sakin, huzurlu bir siir beklemeyin daha cok
yaralayici, sorgulayici ve sasirtici turden. Bu arada ben filmi
izledigimde epey kucuktum ve basroldaki erkek oyuncunun canavara
benzedigini, cok cirkin oldugunu dusunup aralarinda duzgun bir seyler
yasanamiyor olmasinin bir kismini da buna baglamistim.
Les Choristes:
Ulkemizde “Koro” adiyla
gosterilen 2004 yapimi cocuklar ve muzikle dolu muthis bir dram. Bir
okulu, bir sinifi ya da bir ogrenciyi sadece bir ogretmen nasil
degistirebilir fikrinden yola cikilip yapilan onlarca film izlemis
olmama ragmen bu benim aralarinda en sevdigimdir. Cocuklari cok
seviyor olmamin yani sira aslinda filmdeki muzik tarzi pek benim
zevkim sayilmaz. Ama o kadar ince o kadar ictendir ki kapilmamak,
etkilenmemek imkansiz. Ustelik film sadece bu ikisinden guc
almamaktadir. Sorunlu cocuklara uygulanan disiplin tarzi, siniflarda
yasanan komik ve aci olaylar aklimiza etki-tepki olayini getirir ve
icimize dokunmayi basarir cunku oldukca tanidiktir. Henuz oyle bir
sansim olmadi ama bir cocuk yetistirirken onun disipline ihtiyaci
oldugunu dusunenlerdenim. Ama disiplin kavramini bazilarindan farkli
algiliyorum sanirim. Muzik ile, spor ile disiplin edilen cocuklarin
hem kendileriyle daha barisik hem de daha basarili ve tamamlanmis
hissedecegini dusunuyorum. Bu dusuncemin olusmasinda “Koro”'nun
katkisi buyuktur. Bagirma-cagirmayi, ceza verip her seyi yasaklamayi
disiplin sananlarin bu filmi izlemesi neyi degistirir bilmiyorum ama
herkesin izlemesi gereken hem aglatan hem gulduren, dokunakli bir
filmdir.
Léon:
Turk televizyonlarinda oldukca sik
yayinlanan, 1994 yapimi bir Luc Besson filmidir. Bir dram olmasi
yaninda suc filmidir de. Profesyonel bir kiralik katil olan Leon'un
(Jean Reno) komsusu olan kucuk Mathilda'yi (Natalie Portman) ailesi
baskin sirasinda oldurulurken kurtarmasi ile olaylar gelisir. Bu
tamamen zit olan ikilinin garip uyumu, aralarinda gecen konusmalar,
benzeri gorulmemis cekimler ve ozellikle filmin sonunda bize
yasattigi sorgulama hali muthistir. Tekrar tekrar izlenesi bir film
olmasi yani sira filmde calan “Shape of My Heart” sarkisini da
defalarca dinlettirir. Senaryosunun ve oyunculuklarin gucu bu filmi
listemde de on plana cikariyor, essiz hale getiriyor. Leon siradan
bir film degildir hatta sadece bir film degildir. Belki de ilk kez
kucukken izledigim icin benim icin bu denli etkileyicidir. Ama bana
kucuk kizin masum ve buyuk aski ile hayati boyunca kendisinin kotu
oldugunu dusunmus buyuk adamin icindeki iyiligi bulmasi gibi pek cok
sey ifade ediyor. Mathilda'nin bir basina kalmisligi sizi aglatirken,
cesur davranislari gulumsetir. Hayran gozlerle izledigi adama olan
sevgisi ile psikolojik cozumlemelere dogru yol alirsiniz. Ironiktir,
felsefiktir, bireyseldir, zekicedir ve ayni zamanda naif, masum bir
hikayedir Leon'da bize verilen.
Olmeden once oraya mutlaka
gidilmeli. Hatta eger mumkunse sevdiginiz ile birlikte gidilmeli. Benim bu
sansim olmadi ama Paris gercek bir asiklar sehri. Ayni zamanda
etkileyici bir tarihe sahip, gorkemli, asil ve romantik. Bir gercek
daha var ki orada olmak insana kendini ozel hissettiriyor. Paris
benim icin bir cagrisimlar sehriydi. Cocuklugumdan beri ogrendigim
fransizcanin, kitaplardan okudugum, filmlerde hayran oldugum,
sevdigim tum ressam ve yazarlarin yolunun dusmus oldugu dunyanin en
guzel baskentiydi. Gittikten sonra, bekledigim her seye sahip
olmasinin yani sira tahmin bile edemeyecegim baska ozellikleri de
oldugunu farkettim.
Her seyden once kusursuz
degildir Paris. Hatta tam tersi yonetim hatalariyla, pis metro ve
sokaklariyla, kibirli insanlariyla, cok pahali restoran ve
cafeleriyle yorucudur. Ama sonra bir koprunun uzerinden nehri
izlerken yada unlu bahcelerindeki bir bankta otururken tum sorunlari
ve sehrin kesmekesini unutursunuz. Genis caddeleri, sanat eseri
misali binalari, guzel giyinmeyi bilen kadinlari, inanilmaz muzeleri,
yakisikli erkekleri, Eyfel kulesi, dunyanin kulaga en guzel gelen
dili, her yere giden metro ve trenleri, kozmopolit insanlari, Sacre
Coeur'un merdivenlerinde muzik yapan guleryuzlu yabancilari,
Montmarte'in sanatsal havasi... Aklinizda sadece iyi yanlari ve
guzellikleri ile kalmayi basaran insanlar gibidir Paris, uzaktan
sevmesi kolaydir ve her daim kendini ozletir.
Ben Istanbul'dan kalkan bir
ucakla Paris'in CDG (Charles de Gaulle) havaalanina inmistim.
CDG, Paris'e ilk kez giden birinin geziye baslayabilecegi en dogru
yer degildir. Diger unlu sehirlerin cogunda oldugundan daha kucuk ve
daha eski bir havaalanidir, karmasiktir CDG. Ne kadar cok zenci var
etrafta diye sasirabilir, ben buradan sehir merkezine nasil gidecegim
diye endiselenebilirsiniz. Hele de fransizcanizi kolayca
anlamadiklarini, ingilizceyi de bilmediklerini/konusmadiklarini
farkederseniz korkuya kapilabilirsiniz. Oysa Paris'in iyi bir toplu
ulasim sistemi vardir. RER denilen tren ile, otobusle yada taksiyle
kolayca sehre ulasabilirsiniz. RER hatti her 15 dakikada bir terminal
1&2'den kalkip Paris sehir merkezine yarim saatte varir. Eger cok
bavulunuz yoksa tercih edebileceginiz en ucuz ve rahat ulasim
seklidir, fiyati da 9 Euro civaridir. Taksi de ortalama 40-50 euro
tutmaktadir.
Paris'te kalinacak otel
konusunda tercih yaparken merkezi bir yerde olmasina dikkat etmek
gerekir. Bir onemli ayrinti da oda, lavabo konusudur. Merkezi
yerlerde, verdiginiz gecelik fiyatin hakkini verebilecek buyuklukte
ve icinde sadece size ait duzgun bir lavabo olan bir odaya sahip otel
bulmak zor olabilir. Nice buyuk ve guzel otelin icinde de fareye
rasgelebilir, umursamaz ve ingilizce bilmeyen calisanlara denk
gelebilir ya da gece bagira bagira sarki soyleyen, ucmus komsulara
sinir olabilirsiniz.
Moulin Rouge
Benim Paris'te en cok sevdigim
yerlerin cogu Montmartre'tadir. Butikler, cafeler, galeriler,
kucucuk bahce ve kiliseler... Eger Paris'e tur ile gidiyorsaniz
mutlaka bu mahalleyi gormek konusunda israrci olun derim. Orasi pek
cok sanatsal akimin evrimlestigi, buyuleyici Sacre Coeur'un ve Moulin
Rouge'un merkezidir. Montmartre; bohem havasini hala koruyan,
yaratici taki atolyelerinin ve sanat galerinin bulundugu, adim basi
delilere rasgeleceginiz, gokyuzune yakin hissedebileceginiz tepeleri
olan bir yerdir. Yokus yukari yururken acikirsaniz da unutmayin en
lezzetli ekmekler ve peynirler de orada daha uygun fiyata
bulunabilir. Ustelik tepedeki cafelere de ugrayabilirsiniz. Hangi
sokakta oldugunu hatirlamiyorum ama Sacre Coeur'e dogru giden
yollardan birinde Turk bir kebapci da mevcuttu.
Sacre Coeur
Sacre Coeur gizli/kutsal
kalp anlamina gelen, icinde rahibelerin bulundugu bembeyaz bir
kilisedir. Ben oldukca camiye benzetmis ve Eyfel'den daha etkileyici
bulmustum. Ogrendigim kadariyla beyaz rengini traverten taslarindan
yapilmasi sebebiyle koruyormus. Onundeki merdivenlerin ve cimlerin
uzerinde her daim muzik yapanlarin oldugu, keyifli bir ortami vardir.
Merdivenlerde otururken, Paris evlerinin catilarindan olusan
gunbatimini keyifle izleyebileceginiz harika bir manzaraniz olur.
Fransiz arkadaslarim geceleri o cevrenin cok guvenli olmadigini
belirtmis olsa da hava kararmisken sehrin isiklari yukaridan cok iyi
gorunur. Amélie filminin cogunun cekildigi yer yine
burasidir. Etrafta da Audrey Tautou'ya benzeyen beyaz tenli, siyah
sacli Fransiz guzellerine rastlamak mumkundur. Gercekten fransiz
kadinlarinin zarif halleri ve zevkli giyimleri bahsedildigi kadar
vardir. Ama oradaki herkesin cok cok fazla sigara ictigini de
unutmamak lazim.
Jardin de Luxembourg
Montmartre bolgesi kadar guzel
olan bir baska yer Saint Germain'dir. Erkeklerin genelde
futbol takimi sayesinde asina oldugu bir isimdir bu ayrica. Bu harika
cadde de muthis kitapcilar ve cafeler bulunur ama merkezden biraz
uzaktir. Ben en cok “Lex Deux Magots” cafesini sevmistim.
Size de orayi oneririm ama populer olan bu cafe yerine sokaklarinda
yururken karsiniza cikacak taze kekleri oldugunu iddia eden kucuk
cafelere de girebilirsiniz. Bu arada cok yaratici seyler satan
butikler de her kose basinda. Benim Paris'te vakit gecirmekten cok
hoslandigim ve ailece gelenleri gorunce cok ozendigim yerlerden biri
de bu semtte sayilir. Jardin du Luxembourg, bir
ucundan bir ucuna yurumenin zevk oldugu, Paris'in ikinci en buyuk
parki, ortasinda kucuk bir golun bulundugu ve seyyar sandalyeleri
alip istediginiz yere oturabileceginiz harika bir bahcedir. Havuz
kenarinda durup, kiraladiklari oyuncak gemileri yuzduren cocuklari
izlemek, rengarenk metal sandalyelerde oturmus dergi yada kitap
okuyan Fransizlari gormek keyifli ve rahatlaticidir. Ben bir de gol
etrafindaki heykelleri sevmistim.
Luksemburg
Parki ayni zamanda en eski Fransiz Universitesi olan Sorbonne'a
da oldukca yakindir. Kapisinda Montaigne heykeli bulunan bu basarili
universitenin binalari tam fotograflamalik. Yalniz bildigim kadariyla
Paris'te kiralar cok yuksek ve is bulmak cok zor oldugu icin burada
okuyan ogrenciler okullarindan bizim tahmin ettigimiz kadar
hoslanmazlar. Ama her seye ragmen 68 ogrenci hareketinin kalbi olan
ve o ruhu yasatan okul sohretini hala korumaktadir.
Louvre Muzesi
Tarihle
dolu bu sehirde yapilabilecek en guzel seylerden biri de, normalde de
muze antipatisi olanlardan degilseniz, Louvre, D'orsay gibi muzelere
ugramaktir. Ugramak genelde kisa sureli durumlar icin kullanilir ve
bu bahsettigim iki muze icinde bu oldukca zor. Ozellikle de Louvre'da
saatler degil gunler bile kolayca gecirilebilir. Ben gitmeden once
cok arastirip, yillardir merak ettigim eserlere oncelik vermis olmama
ragmen, bir sure sonra suurumu kaybetmis sekilde, “3 saat mi gecti
gercekten? Nasil oldu?” moduna girmistim. Bilincli davranip,
onceden muze haritasi alip, her katta ne oldugunu ogrenip, eserlerin
basinda makul zamanlar gecirilerek bu hale dusmekten kurtulabilir
insan. Ama sonucta kac kez gidecegiz o muzeye, insanin kendini biraz
kaybetmesi normal sayilmali belki de. Bu arada ben bahcesindeki cam
piramitleri de eser sayanlardanim, fotograf cekmeyi ihmal etmeyin
derim. Bir de onerim, deli gibi sira beklemek mecburi ama eger
metrodan olan girisi denerseniz, orasi her zaman daha makul bir
kalabaliga sahip oluyor. Mimar olanlarin binanin hakkini daha iyi
teslim edecegine inaniyorum, ben hayran kalmistim. Ve evet Mona Lisa
gercekten bu kadar unlu olacak kadar ilginc geldi bana da. Ama
oradayken ve bir suru devasa, detayli tabloyu gormusken Mona Lisa'nin
hakkini teslim edemeyebilirsiniz.
http://www.louvre.fr
Orsay Muzesi
Musee D'orsay,
quai d'orsay'de bulunmaktadir. Eskiden tren gari olan bir binada
bulunur ve nehrin yakinindadir. Onunde her daim deli gibi bir kuyruk
oldugu icin pek cok insanin girmekten son anda vazgectigi
muzelerdendir. Ben de ilk gun oyle yapip ikinci gun bir daha ne zaman
gelecegim kim bilir diyerek, siraya katlanmistim. Cunku burasi
aslinda bana cok daha fazla hitap eden; Monet, Degas, Renoir,
Cézanne, Courbet gibi ressamlarin eserlerini bulundurmaktadir. Daha
cok empresyonistlerin resimleri varken Rodin heykelleri de
gorebilirsiniz. Orsay Muzesi'ni pek cok kisinin Louvre'dan daha cok
sevecegini dusunuyorum. Keske ulkemizde de Haydarpasa Gari ile ilgili
bu tip projeler olsaydi...
Arceveche Koprusu
Paris'i
terk etmemek icin kivrim kivrim kivrilan Seine Nehri,
Orsay Muzesi'nden ciktiktan sonra gidilebilecek ilk yer. Biz
arkadaslarimla kenarinda oturup piknik yapmistik ama bir daha ki
gidisimde mutlaka tekne gezisi yapmak istiyorum. Bu arada nehrin
uzerindeki koprulerin biri digerlerinden bir adim one cikiyor,
Arceveche koprusu.
Koprunun demirlerine ciftler asma kilit asiyor ve kilidin anahtarini
da nehre birakarak, olumsuz ask dilemis oluyorlar. Kimisi renkli asma
kilitler secerken kimisi isi abartip devasa kilitler kullanmisti
hatta bazilari da adlarinin bas harfini kilide yazmisti. Ben de bu
islemi romantik buldugumu kabul etmeliyim. “Kopru Ustu Asiklari”
filmi benim cok etkilendigim ve sevdigim bir film oldugu icin
hikayenin gectigi Pont Neuf
(Yeni Kopru)' de benim icin ayri bir yere sahip. Bu kopruyle ilgili
komik bir sey de koprunun adi 'yeni'yken kendisinin Paris'teki en
eski kopru olmasidir.
Eyfel Kulesi
Nasil
oldu da Eiffel'i bu
kadar sona biraktim bilemiyorum. Ozgurluk Heykeli ile beraber
dunyadaki en populer anitlardan biridir kendisi. Fransizlarin celik
konusunda ne kadar iyi olduklarini tum dunyaya ilan etme amacli
diktigi sonralari romantizm denilince, Paris hatta Fransa denilince
akla ilk gelen sembol haline gelmistir. Beklentilerim fazlasiyla
yuksek oldugundan beni biraz hayal kirikligina ugratmis olan bir
yapidir ayni zamanda ama suc kulede degil benim beklentilerimdedir
kanimca. Belirtmeden gecemeyecegim, arkadaslarimin anlattigi
kadariyla kule, yaz ve kis aylarinda farkli boylardadir, celigin
genlesme katsayisi ile ilgili olsa gerek. Her seye ragmen herkesin
onunde cekilmis bir fotografi ya da ustunde Eyfel Kulesi
olan bir esyasi -Turkiye'deki kahvalti takimimizin deseni gibi-
mutlaka vardir.
Père Lachaise Mezarligi
Her ne kadar pek cok kisi icin
zorlayici ve uzucu olacagini tahmin etsem de Paris'te
yapilabilecekler ile ilgili bir baska onerim de mezarlik
ziyaretleridir. Ilki; Yılmaz Güney, Ahmet Kaya gibi degerli
unlulerimizin, Balzac, Oscar Wilde gibi dunya capinda yazarlarin
yattığı Paris sehir merkezinde bulunan en buyuk mezarlik olan Père
Lachaise'dir. Bir digeri
Montparnasse semtinde
bulunan semt ile ayni adi tasiyan mezarliktir. Bu mezarlikta da
Beckett, Baudrillard, Sartre gibi unluler yatmaktadir. Sonuncu ise
Montmartre
mezarligidir. Burada Stendhal, Degas ve Dumas'in mezarlari bulunur.
Ben sadece Ahmet Kaya ve Yilmaz Guney'in yattigi mezarliga
gidebilmistim. O kadar buyuk ve labirent gibi ki mezarligin
haritasini almadan kesinlikle iceri girilmemeli.
Notre Dame de Paris
Gotik
eserlere ilginiz olsun olmasin, Notre Dame de Paris
katedrali de Paris'e giden herkesin gormesi gereken bir saheserdir.
Vitraylarina ve gargoylerine (gunduz tasa donup gece yasadigina
inanilan grotesk figurler) rahatlikla dalip gidebilirsiniz. Adi
'bizim kadinimiz' anlamina gelmekle beraber kastedilen kadin Meryem
Ana'dir. Muzikali, filmi olan katedralin onunde dururken iceriden
Notre Dame kamburu Quasimodo'nun cikmasini bekleyebilirsiniz. Bu
kelime de 'insan gibi' (yarim kalan adam) anlamina gelmektedir ki
dusundukce insani cok duygulandirir.
Lafayette
Alisveris
denince Paris'te akla gelen belli basli bolgeler; Galeri Lafayette,
Saint Honore, Champs Elysées, Le Marais, Saint Michel ve Saint
Germain, ve Avenue Montaigne'dir. Bunlarin hepsi uzerine
paragraflarca yazi yazabilecek olmama ragmen sadece kisa bilgi
maiyetinde; Lafayette tarihi ve guzel binasi geregi de mutlaka
gidilmesi gereken bir yer, Avenue Montaigne cok şık bir bolge ve
unlu tasarim markalarini ziyaret icin ideal, 2.el kiyafetler ve
vintage tarz icin gidilmesi sart olan yer ise Le Marais. Bir de
Paris'in disinda benim gidemedigim bir yer var: La Vallée
Village. Outlet alisveris mantigiyla kurulmus, yan yana magazalardan
olusan, markali urunlerin hesapli satildigi bir yermis. Tur
otobusleri buraya ugrar mi bilmiyorum ama erken saatlerde gitmek
kalabaliga yakalanmama acisindan tercih edilmeli. Saint Michel ve Germain'deki antikacilara,
galerilere ugramak da iyi bir secenek olacaktir. Sanirim antikacilardan bir seyler alabilmek icin ciddi butceler gerekir ama yine gidip gormek de zevkli oluyor. Ben yapamamistim ama
unlu gece kulubu Moulin Rouge'da bir kabare izlemek de alisverise
alternatif olabilir.
Paris'te yenilip icilmesi
gerekenler diyince aklima ilk gelenler ise cesit cesit peynirler,
upuzun incecik ekmekler, cikolatali kruvasanlar ve Fransiz saraplari.
Paris'in kafe kulturu bildigim her yerden cok farkli. Ciftler
sandalyelerini asla birbirine cevirmiyorlar, daima kahve ya da sarap
ve atistirmaliklar esliginde sokaktan gecenleri izleyerek sohbet
ediyorlar. Saatlerce ayni kisilerin ayni yerde oturdugunu
farkederseniz sakin sasirmayin, rahatlarina duskun bir kafe
kulturleri var. Bunun disinda her ne kadar fiyatlar biraz abartili
olsa da cok guzel salatalari var, size de degisik isimli, bol sirkeli
Fransiz salatalarini oneriyorum. Bunun yani sira sogan corbasini ilk
kez orada yiyip daha sonra kendimde yapmaya baslamis biri olarak
mutlaka deneyin derim. Pomme de pain de soguk sandvic, Chez
Leon'da midye yemegi denemeli ve bir pazar gunu Cafe de
Flore'e ugramalisiniz.
Paris
ruya bir sehirdir, orada yasamayi istememekle beraber mumkun olsa sehri defalarca
gezebilirim. Fonda eski zamanlara ait fransizca bir sarki calar ve
basinda kirmizi bir bere olan siyah sacli kadin, uzun ama duzgun bir
burnu olan adama dogru sigara dumanini ufler. Kafamdaki Paris imajina
gore Hemingway sizden bir romaninda bahsetmeye karar verir, Zelda ile
Scott Fitzgerald ise kavgalarinda taniklik etmenizi bekler.
Sanki orada herkesin arada sirada olmayi hayal ettigi o naif,
dusunceli, romantik ve zarif insan olabilirsiniz. Gercekci olmak gerekirse lezzetli yemekler yiyebilir, nehrin ustunden gunesi batirabilir, epey
alisveris yapabilir, metrosuna binebilir, bol bol canli muzik dinleyebilir, tarihi binalari gezebilir
ve muthis sanat eserleri gorup ara sokaklarinda kaybolabilirsiniz.