wallpaper etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
wallpaper etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14.10.14

Cizgili Pijamali Cocuk



Irlandali yazar John Boyne’un ayni adli kitabindan uyarlanan ve Ingiliz/Amerikan ortak yapimi olan film 2. Dunya Savasi doneminde yasananlara farkli bir acidan bakarak hepimizi hem o donemleri tekrar anmaya hem de tarihten dersler cikarmaya davet ediyor.




Bana gore film harika oyunculuklari, tam yerinde kullanilmis muzikleri ve donemini cok iyi yansitan dekorlari ile kendisine bu tarz filmler arasinda cok saglam bir yer buluyor. Dilinin ingilizce olmasi baslarda beni rahatsiz etse de hikayenin butunlugu icinde ufak bir ayrinti olarak kaliyor. Bir savasin yaratttigi korkunc havanin silah ya da kan gostermeden de hissedilebilecegini gosteren film o donemin gerginligini, huznunu ve acisini bize gecirmekte oldukca basarili.    


Kidemli bir nazi komutani olan babanin (David Thewlis) yahudi calisma kamplarindan birinde gorevlendirildigi gun baslayan hikaye guzel esinin ve iki kucuk cocugunun bu olayla degisen hayatlarini ve bu kamplarda yasananlarin onlarin hayatina ne kadar uzak ama aslinda ne kadar da yakin oldugunu anlatarak ilerliyor. Vatanseverlik ile bir oteki yaratip onu yoketmenin nasil, nerede kesistiginin fazla uzerinde durmayan film kendi cikarlari icin kendi bahanelerini yaratan insanlari anlatarak hikayesini  inandirici hale getiriyor.




Babanin terfisi ile gurur duyan onca insanin katildigi kalabalik partide tum bu olanlardan rahatsiz gorunen tek kisi ise gercekleri ve ileriyi daha iyi goren komutanin annesi oluyor. Fakat tehlikeli olabilecegi, duyulabilecegi gerekcesiyle sertce susturulan kadinin bakislarindaki aci ve huzun basarisina odaklanmis komutan ve onunla gurur duymasi gerektiginin bilincinde olan ailesi icin dikkat cekmeyecek ufak bir hatira haline geliyor. O an icin…




Filmin en kayda deger yanlarindan biri de zaman icerisinde Bruno, ablasi ve annesinde olan degisimler. Icinde bulundugu ortama uymayi tercih eden, asik oldugu nazi subayinin ve evlerine gelen ozel ogretmenin de etkisi ile milliyetci hatta irkci hale gelen Gretel (Amber Beattie) oyuncak bebeklerini atip odasini Hitler posterleri ile susler. Ozverili bir anne ve asker esi olmaktan mutlu, ulkesini seven herkes gibi kocasi ile gurulu olan anne (Vera Farmiga) ise ulkesini sevmekle birilerinden nefret edip onlari yoketmenin ayni sey olmadigini fark edip, kocasinin gercek gorevinin farkina varinca dehsete dusen ve yasananlardan rahatsizlik duyan bir kadina donusur. Vicdanli bir insan oldugu icin gordukleri, duyduklari ve en cok da tahmin etmeye basladiklari sebebiyle kocasina karsi nefret duygusu ile dolmaktadir. Oglunun isine ve terfisine sevinemeyen kayinvalidesini anlamaya basladigi da soylenebilir fakat asil cocuklarini koruma icgudusu agir basmaktadir.




Berlin’deki evlerinden tasinmalarinin ardindan en buyuk degisimi yasayan ise kucuk kahramanimiz Bruno (Asa Butterfield) olur. Yakin arkadaslari ile askercilik oynamayi seven, ucak taklidi yaparak eglenen maceraci Bruno tasindiklari evin soguklugu ve izole edilmisligi karsisinda saskina doner. Zaten en basindan gelmek istemedigi bu yerde sert bir sekilde calisan nazi subaylari arasinda kendisini cok yalniz hisseder. Yeni evlerine duzenli olarak gelen ve cocuklara tarih dersi adi altinda Yahudi nefreti ve Ari irk aski kazandirmaya calisan ogretmenleri de onu fazla etkileyememektedir. Evden kacislarini, macera arayislarini arttirip, evlerinin yakinin da bulunan yahudi calisma kampina dogru gitmeye baslar. Bu da ona yepyeni ve karanlik bir hayatin kapilarini acmis olur.


Bruno baslarda oranin siradan bir ciftlik olduguna ve oradaki insanlarin da kalabalik bir sekilde iyi kosullarda yasadigina inanmayi ister ama gerek ailesinden bu konuda aldigi cevaplar gerek orada yasayan kucuk arkadasi sayesinde bazi seylerin sandigi gibi olmadigini kucuk yasina ragmen yavas yavas kavrar. Baslarda kahraman olarak gordugu baba figuru ise sorgulanmasi gereken, yaklastikca sasirtan bir karakter halini almaktadir kucuk cocugun gozunde. Babasi ile gurur duymakta sorun yasayan her cocuk gibi Bruno da kafasindaki sorularin cevaplarini baskalarinda ve evin disinda aramaktadir.



Elektrikli tellerle cevrili kampin icerisinde yasayan yasiti Shmuel (Jack Scanlon) ile her gecen gun gelisen bir arkadaslik kurarlar. Tellerin ardindaki arkadasina yemek getirmekte ve onunla satranc oynamaktadir. Shmuel’in yahudi oldugunu ogrenmesi ve kendisinin yahudilerden nefret etmesi gerektigi gibi bilgiler basta kafasini karistirsa da Bruno korkusunu ve kendisine ogretilenleri  arkadasina duydugu ilgi ve sevgi ile yener. Cunku o hala masum bir cocuktur ve icgudulerine ezberletilmis bilgilerden daha fazla deger vermektedir.





Film bu etkileyici hikayenin uzerinden ilerleyerek o zamanin kosullarini, savasin ve soykirimin acilarini uzerimize yavas ve derinden giderek yansitir. Zamanin nasil gectigini anlamadan izledigim ve ozellikle de sonunda cok uzuldugum “The Boy in the Striped Pajamas”’i benzer konulu filmlerden ayiran cocuklarin gozunden yasananlari yansittigi icin belli bir naiflik tasimasidir. Ayni zamanda filmin sonu izleyiciyi sadece uzmeyi amaclamaz, sasirtir da. Iyilik-kotuluk ve kader gibi konularda herkesin kendisini sorgulamasini saglar. Eden-bulur ya da bu hayatta zalim de zulum de bitmez tarzi dersler cikaranlar da mutlaka olacaktir diye dusunuyorum.Benzer konularda cok daha iyi filmler olmasina karsi hikayenin bu yanina da bakilmasi gerektigini dusundugum icin bu filmi cok ayri bir yere koydugumu belirtmeliyim. Iyi seyirler…





"Childhood is measured out by sounds and smells and sights, before the dark hour of reason grows" 

"Cocukluk donemini sesler, kokular ve görüntüler belirler, aklın karanlık tarafı gelisene kadar."

John Betjeman 

19.8.14

Bi Kucuk Eylul Meselesi Var



Mutlaka cok farkli bir sey yapmaliyim, acayip derecede guldurmeli ya da aglatmali… O kadar para harciyoruz tabi ki bu film kendini gostermeli, populer oyuncular sart, yila damgasini vurmali… Bazen son zamanlarda yapilan Turk filmlerinin bu tip kaygilarla yapildigini dusunmeden edemiyorum. Senaryo sasirtmacali olacak, oyuncular olduklarindan yuz kat guzel gorunecekler ve filmin sonunda herkes aglayacak diye harcanan bu cabanin baska seyler icin harcanmasi gerektigi asikar oysa ki.




Yaratici, muthis kurgulanmis ve iyi cekilmis filmler de var mutlaka ama bu genel yargidan kurtulmak da oldukca zor hale geldi. Oysa Turk sinemasi hic olmadigi kadar iyi durumda, 1 yilda gosterime giren turk filmi sayisi yuzleri geciyor ve izleyici sayisi da her yil artiyor. Ben de bu durumun verdigi cesaretle Amerikadayken kacirdigim Turk filmlerini yavas yavas izlemeye calisiyorum. Yazimda bahsedecegim film de bunlardan biri aslinda. “Bi kucuk Eylul meselesi var, halledemedim.”



Modern, zengin ve guzel Eylul (Farah Zeynep Abdullah) arkadaslariyla gittigi Bozcaada gezisinde tanistigi Tek (Engin Akyurek) ile hem hayatin hem de kendisinin bambaska bir yuzu ile karsilasir. Istanbul’da yasayan, guzel giyinmeyi, iyi mekanlarda takilmayi ve arkadaslariyla olmayi seven hafif bencil ve simarik bir kizdir esas kizimiz. Tek(in) ise bir adada annesinin evinde yasayan asosyal ama yetenekli bir karikaturisttir.



Eylul bu geziden dondukten sonra Istanbuldaki hayatina adeta yeniden baslarcasina atilir ama basina gelen trafik kazasiyla kaybettigi hafizasi onun gecmisi sorgulamasina yol acacaktir. Hatirlayamadiklarini ve kendisine anlatilmayanlari ogrenmek istegi ile Bozcaada’ya geri doner. Bozcaada ona unuttugu 1 ayi hatirlatmakla kalmayacak ayni zamanda icindeki boslugun sebebini de kesfetmesini saglayacaktir.




Yaptiklari buyuk bir izleyici kitlesi tarafindan merakla beklenen Kerem Deren’in ilk filmi olan Bi Kucuk Eylul Meselesi eksiklerini unutturacak kadar naif sahneleri ve basarili oyuncu secimleriyle takdiri hakediyor bence. Bozcaada gibi harika bir adanin mekan olarak secilmesi bir yana sunulan buyuleyici goruntuler de filme kesinlikle inanilmaz bir deger katiyor. Nil Karaibrahimgil’in film icin besteledigi, sozleriyle ve soylenis tarziyla oldukca etkileyici olan “Kanatlarim Var Ruhumda” parcasi ve film boyunca eglence mekanlarinda calan muzikler filmi bir butun haline getiriyor. Tekin karakterinin cizdigi karikaturler, denize girmek icin secilen issiz koylar ve yenen yemekler de ada ruhunu oldukca guzel yansitan ogeler.




Ozellikle Farah Zeynep Abdullah’in filme kattigi enerji oldukca onemli. Baska turlu sehirli kizimizin simarikliginin -ya da korkaklik diyelim- sonuclarina inanmak pek kolay olmazdi sanirim. Engin Akyurek, cok da derinlemesine dusunulerek yazilmamis gibi gorunen Tek karakterine burunmekte ve seyirciyi pek de mumkun olmayan seylere inandirmakta elinden geldigince ugrasmis gorunuyor. Yan karakterlerin goze batmayan, iyi oyunculuklari ve kurgudaki donusler de cok basarili.




Sonuc olarak izleyicide Bozcaada’ya yerlesme, yaz tatiline cikma ve bol bol muzik dinleme istegi olusturan ve tum naif insanlara karsi yurekleri sevgiyle dolduran bir film olmus, gec olsa da izledigim icin cok memnunum.

 "Kaybolmayacak. Dalgalar onu alacak, sen nereye gidersen git, senin gittigin yerin kiyisina birakacak."








3.7.14

Sahilde Kafka Gibi



21.yuzyil edebiyatinin zirve isimlerinden Haruki Murakami’nin tum kitaplari kadar etkileyici ve hepsinden daha surukleyici olan “Umibe No Kafuka”, Sahilde Kafka’yi okur okumaz hakkinda bir seyler yazmak istedim. Yazdiklari tum dunyada buyuk bir ilgiyle karsilanan ve kitaplari bir tur bagimlilik yaratan Japon yazar yine buyulu bir dunya yaratarak, sinirsiz hayalgucu ve inanilmaz bir olay orgusu ile bizi gundelik hayatlarimizdan cikarmayi basariyor. Kisacasi hayatima giren ve hicbir zaman da cikmayacagini dusundugum bu romandan bahsetmemek benim icin imkansizdi.




Uzun yillardir kacisinin hazirliklarini yapan ve kendisine Kafka (Cek dilinde karga) ismini veren 15 yasindaki gencimiz sirt cantasina ozenle topladigi esyalarla yola cikar. Amaci babasindan, kendi payina dusen kotu kehanetten, okulundan ve yasadigi evden mumkun oldugunca uzaklasmak ve yepyeni bir hayata biraz daha sicak bir yerde baslamaktir. Yillarca epey emek vererek guclendirdigi bedeni bu kacisa oldukca hazirken babasinin ugursuz kehanetiyle yogrulan ruhu olmasi gerekenden cok daha yaslidir. “Gun gelecek kendi ellerinle babani oldurecek ve kendi annenle seviseceksin.” diyen babasindan kacmak istemekte ne kadar da haklidir Kafka.




Yolun onu nereye goturecegini bilmezken vardigi sehirde sevdigi kitaplara ilginc bir kutuphane ile kavusur ve kutuphanenin calisanlariyla da arasinda kaderini etkileyecek iliskiler kurulur. Bir yandan da gizli belge ve tarihi raporlarla ikinci ana karakterimiz Nakata’nin ilginc hikayesini yavas yavas ogreniriz. Onun kadar sevilmesi kolay, surekli ayni seyleri insanlara anlatan ve kedilerle konusabilen bir karakter tanimamissinizdir.




Nakata ile Kafka Tamura arasindaki bag ise romanin sonuna kadar bizi sasirtmayi surdurur. Bu ilginc ikilinin yani sira roman boyunca karsimiza cikan Sakura, Saeki Hanim, Osima ve Hosino’nuyu da tanir ve hepsini ayri ayri severiz. Kendi hikayeleri, sarkilari, siirleri ve mekanlari olan tum bu insanlarla roman gercekten cok daha zengin. Murakami incelikle isledigi karakterlerini cok boyutlu yarattigi icin yasadiklari ve anlattiklari bazen ucuk kacik olsa da mantik aramadan olanlari icsellestirmek zor olmaz.

Yazarin Franz Kafka’ya, Sophokles tarafindan yazilan Yunan tragedyasi Kral Oedipus’a, Binbir Gece Masallari’na, Oedipus kompleksine, Salinger’in muthis eseri Cavdar Tarlasinda Cocuklar’a ve mistik Japon hikayelerine yaptigi sayisiz gondermeler de kitabi daha kiymetli hale getirir. Bol ogrenip bol sasiracagimiz bir roman yaratmaya giden yolda Murakami yine sinirsiz bilgisini sergiler. Inanilmaz betimlemeleriyle hikayelerin icine girmekte hic zorlanmaz ve Tamura ile kutuphanede kitap okumayi, Nakata’ya yilan baligi ismarlamayi arzulariz. "The world is a metaphor."



Sahilde Kafka’daki olay orgusu sonlara dogru insani biraz yoran bir hal alsa da biraktigi acik kapilara ragmen yarattigi buyulu gerceklikle kurgunun gelip baglandigi yer iyi ki okumusum dedirtiyor. Bu yuzden de karakterler, sarkilar, mekanlar, yemekler, kitaplar, resimler ve duygular ile bambaska bir dunya yaratan yazara tesekkuru bir borc biliyorum.

Kitapta bahsi gecen sarkilarda olusturabileceginiz playlist:

Crossroads - Cream
Schubert piano sonat in d major
Heigh ho(from Snow White) - Andre Rieu
4th time around - Bob Dylan
As time goes by - Billie Holiday
The dock of the bay - Otis Redding
Corcovado - Getz/Gilberto




Sahilde Kafka

Sen dünyanın kenarında oturuyorsun
Ben artık olmayan bir kraterin içinde.
Harflerinden yoksun sözcükler
Duruyor kapının gölgesinde.

Uyuyan bir kertenkelenin üstüne parıldıyor Ay,
Küçük balıklar yağan göklerden.
Pencerenin dışında askerler var
Bıçaklarla kendilerini öldüren.

Kafka sahilde bir sandalyede oturuyor
Anlaşılan, dünyayı döndüren sarkacı düşünmekte.
Kalbin ne zaman kapalı ise
Yerinden oynamayan Sfenksin gölgesi
Düşlerini delen bir bıçağa dönüşmekte.

Boğulan kızın parmakları
Giriş taşını ve daha fazlasını arıyor.
Mavi elbisesinin ucunu kaldırıp

Sahildeki Kafka’ya bakıyor

5.1.14

Road Trip, Florida


"It is better to travel well than to arrive"

Amerikan genclik ya da korku filmlerinde oldukca cok kullanilan bir durumdur 'road trip'ler. Bir arabaya dolusup yola cikan genc insanlarin basina olmadik isler gelir. Arabanin bozulmasi ile yolda kalir, katili bilinmeyen ani cinayetlere tanik olur, cilgin biri tarafindan kullanilan araba ile rahatsiz edilirler yani isler epey ters gidebilir. Biz tum bunlari goz ardi ederek ayni zamanda komsumuz olan sevgili arkadaslarimizin teklifi ile guneyin baskenti olarak gorulen Atlanta'dan guneyin sahilleri ile unlu eyaleti Florida'ya olan uzun yolculuga birlikte araba ile gitmeye yani Amerika'daki ilk 'road trip' imizi yapmaya karar verdik. Pisman da olmadik...




Google Map tarafindan 7 saat surmesi beklenen yolu surekli verdigimiz keyifli molalarimizla 12 saate cikarmayi basararak Florida'nin en guzel sahili odulunu almis olan 'Clear Water Beach'e ulastik. Molalarimizin genel amaci benzin almak olsa da gordugumuz tum McDonalds'lar gerek kahveleri gerek de menuleri ile bize yarenlik etti. Ozellikle cocuk menusu ile birlikte esimin cok sevdigi 'Ninja Turtles' oyuncaklarindan vermeleri bizi onlara bagladi. Bu arada otoyol kenarinda bulunan benzin istasyonlari gercekten de filmlerdeki gibi garip ve hafif korkutucu yerlerdi. Her an biri soyguna gelecekmis gibi hissetmedim desem yalan olur. Benzini kendiniz almaniz gerektigini belirtmeme gerek yok sanirim filmlerden asinayiz, bir ipucu da yasadiginiz eyaletin disindaki benzin istasyonlarinda genelde nakit para kullanmakmis. Burada kart bilgilerinin ele gecmesi, hata ile ya da bilerek farkli miktarlar cekilmesi cok sik karsilasilan bir seymis. Bu sirada biz aslinda yola cikmadan once epey bir sey almistik yanimiza. Hatta yol arkadaslarimiz sicak suyla kolayca yapilabilen cabuk noodlelardan bile getirmislerdi. Ama sik sik piknik yapmamiz, gordugumuz tum parklarda durmamiz ve arabada gecirdigimiz zamanlarda da sohbet sirasinda farkina varmadan hizlica yememiz sonucu yanimiza aldigimiz cips, kurabiye, kraker gibi atistirmaliklari da kolayca tukettik. Bence kesinlikle bagaji atistirmaliklarla doldurmak iyi fikir yolculuga cikmadan once. Hatta bir dahaki sefere patates salatasi, kisir, borek gibi yemesi kolay, leziz seyler hazirlamaya karar verdim.


Clear Water Beach

Yol arkadaslarimizin bambaska ama bir yandan da bize benzer yanlari olan kulturlerini tanima sansi da gezimizi daha guzel hale getiren bir sey oldu. Insanlarin birbirini asil yolculuk sirasinda gercekten tanimaya basladiginin soylendigini cok duymustum ki dogruluk yani oldugunu iyice anlamis oldum. Birbirimizin sarkilarini dinleyip, dizileri, filmleri hakkinda konusurken bir yandan da aile yapilarimiz, geleneklerimiz hakkinda fikir edinmis olduk.


Haritadan gordugumuz ve dayanamayip gezmeye karar verdigimiz 'State Park'lara resmen bayildik. Coguna park yerine orman demek daha dogru olabilir. En cok begendigim ve sizlere onerecegim eyalet parki ise 'Caladesi Island State Park' oldu. Buraya ulasabilmek icin oncelikle 'Honeymoon Island'a araba ile ulasmak (giris 8$) daha sonra da her yarim saatte bir kalkan tekne (kisi basi 14$) ile adaya gecmek gerekmekte. Icinde ev ya da arabanin olmadigi, cesit cesit hayvanin yasadigi, piknik yapabileceginiz, su kayagi deneyebileceginiz, balik tutabileceginiz ya da sahilinde denize girebileceginiz inanilmaz bir yer. Bir diger inanilmaz park da Tallahassee yakinlarinda bulunan 'Maclay Gardens State Park' idi. Burada da cesit cicek ve agac gorebilir, kiyisinda dinlenip, harika fotograflar cektirebilirsiniz. Hayaletli agac dedigimiz tur ozellikle dikkat cekiciydi gerci sanirim bu bir agac cesidinden cok agaclari saran bir ot turu olabilir.


Caladesi Island State Park

Floridanin bizim gittigimiz bati kiyisi Aralik ayinda bile 25 derece sicaklikta ama epey ruzgarliydi. Ogrendigim kadariyla eyaletin en kalabalik oldugu donemler de her ne kadar yagmur yagma ihtimali olsa da Mayis-Ekim arasi oluyormus. Orlando ise Disneyland gibi temali eglence yerleri ile tum yil boyunca oldukca fazla turist cektigi icin belli bir sezona sahip degilmis. Biz her ne kadar okyanusta yuzme arzumuzu yerine getiremesek de gercekten Tampa'nin gozdelerinden 'Clear Water' inanilmaz derecede uzun, bembeyaz kumsali, cesit cesit kuslarin uctugu masmavi gokyuzu ve tertemiz suyuyla cok cekiciydi. Adini eyaletler arasi bir yoldan alan 'Pier 60' adli iskelede yapilan etkinliklere katilmanizi en azindan orada balik tutanlari ve gun batimini uzun uzun izlemenizi mutlaka oneririm. Florida'nin bati yakasi yolda oldugunuz anlarda bile iki tarafinizdan gorulen okyanus ve korfez ile huzur dolu. Tatilde eglenmek isteyenler icin ise bizim de ugradigimiz, populer mekan 'Shepphards''i onerebilirim. Hele de Bob Marley tarzi reggae muzik sevenlerdenseniz, hava da sicaksa oraya bayilmaniz garanti. Alisveris yapmak isteyenler icin onerilecek cok fazla outlet merkezi olmakla beraber sehir merkezinde bulunan keyifli bir yer de 'Ron Jon Surf Shop' olacaktir. Dukkanin icinde her sey var desem yeridir; yiyecek, giyecek, hediyelik esya, surf esyalarinin yani sira cocuklarin sorf yapabilecegi ufak ama gercekci bi havuz bile mevcut. Eger orada uzun sure gecirekseniz tekne turlarina katilmak, jetski yapmak, yunuslari dogal habitatinda gozlemlemek de guzel fikirler, bu sirada bir suru temali tekne arasinda bizim favorimiz korsan gemisiydi.


Pier 60

Eger Turkiye'den ucuz ucak bileti bulunabilirse (belki cok onceden alinarak) burasi yaz tatilleri ya da balayi icin kesinlikle dusunulebilir. Cunku uygun fiyatli ama harika manzarali oteller bulmak ve cesit cesit restorandan birini secmek, okyanusta yuzmenin, bembeyaz sahilde guneslenmenin, voleybol oynamanin keyfi inanilmaz olacaktir. Benim Clear Water mevkiinde israrla onerecegim yer; harika akdeniz lezzetleri yapan 'Pizza Bizzar' isimli bir Yunan restorani oldu. Inanilmaz lezzetli yemeklerinin yani sira sicakkanli sahibi ve kibar calisanlariyla da hepimizin gonlunu kazandilar. Ustelik aldigi durust yorumlarla 'tripadvisor' sitesinde de 1. sirada olduklarini eklemem lazim. Biz 6 kisi gitmistik ve herkes cesit cesit pizza yer ve kendinden gecerken ben de bizdeki tavuk sise benzeyen bir yemek soyledim ve gercekten kullandiklari tum malzemeler oldukca taze ve lezizdi.




Konaklama konusuna gelince bizim kaldigimiz otelin adi 'Beachview Inn'di. Fiyat seviyesi ve lokasyonu harika olmasina karsin oda bekledigimiz gibi degildi. Ama uzun saatlerinizi odada gecirmeyi planlamadiginiz surece kesinlikle onerecegim bir otel cunku manzarasi ve bulundugu yer tartisilmaz derecede iyi. Biraz daha uzun ya da cocuklu kalacak olanlara ise bahsettigim otelden 5 dakika uzaklikta olan yine muthis bir manzaraya sahip Hilton'u onerebilirim tabi. Biz sadece 2 gece 3 gun kaldigimiz icin sorun yasamamis olduk.


En basta bahsettigim kimi komik kimi korkunc olaylarin oldugu 'road trip' filmleri bir yana biz allahtan boyle seyler yasamadik. Ama yolda gecirdigimiz bir gecemiz biraz maceraliydi. Yol kenarina siralanmis, dikilmis duran geyikler ve yol boyunca devam eden 'geyik cikabilir' levhalari bizi epey korkuttu. Gecenin bir yarisi sadece bizim oldugumuz yolda her an bir geyigin yola atlayabilecegi dusuncesiyle dordumuz de gozlerimizi faltasi gibi acip yola diktik. Mola verdigimizde arabayi kullanan arkadasimizin “Ya onumuze atlarlarsa, ne yapmak lazim acaba diye dusunmekten cok gerildim.” cumlesi tum yol boyu hepimizin aklindan gecenleri ozetlemis oldu. Kazasiz belasiz o gece yolculugunu da atlattik. Bu sirada Florida'da cok fazla parali yol oldugunu soylemeden gecemem, her ne kadar ucretler cok uygun olsa da bu kadar cok durmak zorunda kalmak rahatsiz edici olabiliyor.


Dikkat geyik cikabilir!


Gezimiz boyunca uc farkli otelde kaldik. Yola cikma kararini biraz son anda aldigimiz ve tam gezimizi yaptigimiz donem burada 'Christmas' haftasi (25 Aralik civari) oldugu icin otel fiyatlari oldukca ucuktu. Mumkun oldugunca fiyat olarak cok pahali olmayan ama iyi oteller ile ayni mevkide bulunan yerleri secmeye calistik. Kisacasi onceligi lokasyona verdik -ki ben Amerika'da yapacaginiz tum gezilerde buna onem vermenizi oneririm-. Bir tavsiyede ablamin bir arkadasinin ailesi ile her zaman yaptigi gibi 'Holiday Inn' tarzi hem her yerde olan hem de ortalama bir fiyat/konfor standardi yakalamis otellerde kalmak olabilir. Tahmin edemeyeceginiz kadar sorunlu yerlerle karsilasmak mumkun olabiliyormus cunku.


Biz neyseki otellerimizden memnun kaldik, hicbir sorun yasamadik. Fakat benim gezi boyunca en begendigim otel arkadaslarimizin kaldigi 'Westin Cape Coral' oldu. Inanilmaz bir manzara karsisinda olanaklari sinirsiz kendi icinde bir kasaba gibi olan cok keyifli bir yerdi. Burada havuza girerek aralik ayinda gokyuzunun altinda yuzme arzumuzu da yerine getirmis olduk. Her ne kadar okyanus da yuzme cesaretini bulamasak da tatilin keyifli yanlarindan biri de bu oldu. Cape Coral acikcasi hic ayrilmak istemedigimiz bir yer oldu. Gerek havanin iyice isinmis olmasi gerek ortamin cok huzurlu olmasi oradan ayrilmayi zorlastirdi. Bir gun teknemiz ile oraya gitmenin hayalini kurmadik desem yalan olur.


Westin Cape Coral

Ucuncu ve son duragimiz Florida'nin baskenti olan Tallahassee oldu. Guzel caddelerinin yani sira oldukca ic karartici yerleri de oldugunu gordugumuz bu sehir bizde cok iyi izlenimler birakmadi ve acikcasi sizlere de onermem. Ama bizim Cape Coral'dan Atlanta'ya olan cok uzun yolumuza cikmadan once guzelce dinlenmemize yaradigi da bir gercek.




Sonuc olarak bir macera gozuyle baktigimiz 'roadtrip' bizi tahmin ettigimizden daha cok mutlu etti. Yeni yerler gormenin, yeni tadlar denemenin ve kendine hizli bir yolculuk yapmanin harika bir yoluydu, hem macerali hem huzurluydu. Iyi planlama yapmanin onemli -haritalar, otel ve restoran rezervasyonlari-, bakimli bir araba ile gidilmesinin sart, trafik ya da kaza gibi faktorleri goz onunce bulundurmanin gerekli oldugunu da hatirlatmak isterim. Son olarak bol bol fotograf cekmeyi, ufak da olsa hatiralar biriktirmeyi unutmayin derim! Iyi yolculuklar...







10.12.13

Sevdigim 10 Fransiz Filmi



Sizi mutlu edecekleri, surukleyici olacaklari kesin degildir ve basindan sonunu gormeniz pek mumkun olmaz. Fransiz filmlerindeki akistan, anlasilmazliklardan dolayi bu filmlere olusan on yarginin farkindayim. Amerikan filmlerine fazlaca alismis oldugumuzdan da olabilir bence bu durum. Genel sorun kurgudaki yavaslik yada ritim sorunu gibi gelebilir ama senaryonun beklendigi gibi cikmamasi da insanlari Fransiz filmlerinde uzaklastiriyor. Oysa bizi sasirtan karakterlere, konusmalara, tartismalara tanik olmak fena bir sey degil hatta zihin acici olduguna inaniyorum.



Kultur itibariyle Fransizlardan cok farkli olmamizin da etkisi olabilir. Kendimiz ve sevdiklerimiz hakkinda rahat konusamayan, insanlarin yuzune karsi elestiri yapmaktan cekinen bir toplum sayiliriz. Ciddi tartismalara girdikten sonra iliskilerimizi gelistirip daha iyi bir yerden devam etmek pek bizim tarzimiz sayilmaz. Kesip atmak, yikmak ve uzucu seylerden kacmak bize daha uygun sanki. Fazla entel ve ciddi davranip sinema kuramlarindan bahsetmeyecegime guvenebilirsiniz. Benim yazimda bahsedecegim filmler; komik, romantik, hayal gucumuzu canlandiracak ve ayni anda sorgulamamizi saglayacak unutulmaz Fransiz filmleri olacak.


Le Prénom:



Turkiye'de “Ilk Isim” adiyla gosterilen, 2012 yapimi bir Fransiz komedi filmidir. Edebiyat profesoru olan Pierre (Charles Berling) ile ogretmen olan esi Elisabeth (Valérie Benguigui), tam bir Fransiz evi (bol kitap ve cerceve) olan keyifli evlerinde en yakin arkadaslari Claude'u, Elisabeth'in kardesi Vincent'i ve onun esi Anna'yi agirlayacaklardir. Vincent (Patrick Bruel) ile Anna'nin (Judith El Zein) cocuklari olacaktir ve aksam yemeginde ana konu cocugun adinin ne olacagi olur. Vincent cocugun adini Adolphe koyacagini aciklar ve digerleri bunun Hitler'in adi olan Adolf'u cagristirdigini soyler, karsi cikarlar. Bunun uzerine aralarinda ciddi ve bir o kadar komik tartismalar cikar. Bu sirada basarili sanatci Claude'un (Guillaume de Tonquedec) bunca yildir sakladigi ve en yakin arkadaslarinin annesi ile ilgili olan cok onemli bir sir da ortaya dokulur. Sarki secimlerindeki yaraticilik, oyuncularin yetenegi ve birbirleriyle uyumlari, evin atmosferi derken ortaya gercekten keyifli bir durum komedisi cikmis.


Le Jouet:



Adi turkce 'oyuncak' anlamina gelen, 1976, Francis Veber yapimi Fransiz komedi filmidir. Sadece bir komedi filmi olmadiginin da altini cizmek gerek; yaratici politik, sinifsal cozumlemeler ve alt-ust iliskileri ile ilgili anektodlar bulunmaktadir. Issiz bir gazeteci olan Francois (Pierre Richard) sonunda onemli bir gazetede spiker olarak is bulur. Fakat isin sahibi cok zengin ve despot bir adam olan Pierre'dir (Michel Bouquet) ve onun da ciddi anlamda simarik, kucuk bir oglu vardir. Bu simarik ama sevimli ve bir o kadar da korkunc cocuk, Francois'yi oyuncagi olarak ister. Bunda gazetecimizin kivircik ve sirin saclarinin ne kadar etkisi var diye dusunmeden edememistim izlerken. Sonuc olarak Francois'in fazla secenegi yoktur, isini kaybetmemek icin cocugun oyuncagi olmayi kabul eder ve film bundan sonra baslar. Duygusal anlar yasayacaginiz, deliler gibi guleceginiz, gazetecimize uzuleceginiz ve bir yandan hayati sorgularken bir yandan da egleneceginiz yaratici bir film. Oyuncularin gercekten cok iyi secildigini dusunuyorum, filmin gectigi ev de incelemeye deger.


Le Voyage Dans La Lune:



Sinema severlerin cok sey borclu oldugu kiymetli insan Georges Méliès'e ait 1902 yapimi, ilk bilimkurgu filmidir. Aslinda sadece 13 dakika oldugu icin kisa film de diyebiliriz. Olanaksizliklar icinde yaratilmis en guzel seylerden biridir. Aya yolculuk yapan bir grup adam, aydaki adamlar tarafindan yakalanirlar, daha sonra kacip kurtulur ve dunyaya donerler. Elleriyle renklendirdikleri, yaratici fikirler ile yarattiklari bu filmi izlemek inaniyorum ki tum sinema severlere farkli bir mutluluk verecektir.



Jeux D'enfants:



“Cesaretin Var Mi Aska” adiyla gosterilen, 2003 yapimi, hem romantik hem komik hem de dramatik ogeler iceren muthis bir Fransiz filmidir. Julien (Guillaume Canet) ile Sophie (Marion Cotillard) birbirlerinin cocukluk asklaridir. Cocukken asik olan ama bunu iddialasarak, atlayip ziplayarak, yaramazlik pesinde kosarak geciren ve birbirine hic tam olarak acilamayan pek cok cocuk gibi onlarda ailevi yada baska sebepler ile ayri duserler. Ustelik bu iki cocugun ailesi, toplumun tamamen farkli kesimlerinden gelmektedir. Bu sebeple gelecekleri de birbirinden cok farkli sekillenir. Ama kader diye bir sey vardir ve yollari yillar sonra tekrar kesisir. Her seyi oyuna donusturen bakis acilari ve hic kaybetmedikleri kara sevdalari onlarin basina epey is cikarirken, birbirlerine sonsuza kadar sahip olmanin farkli bir yolunu bulurlar, cesurdurlar. Kahkalara bogulmanizin hemen ardindan deli gibi aglayabilirsiniz. Filmi izlerken hayal gucunuzu de yaninizda bulundurursaniz rahatca favori romantik komedi filminiz olabilir.


La double vie de Véronique:




“Veronique'in Ikili Yasami” adiyla da bulabileceginiz, muhtesem yonetmen Krzysztof Kieslowski 'nin 1991 yapimi dramasidir. Weronika Polonya'da yasarken, Veronique Paris'te yasamaktadir. Birbirlerini tanimayan bu iki kadin oldukca paralel hayatlar surerler. Bu filmdeki roluyle Cannes'dan odul alan Irene Jacob, benim hayran oldugum kadin oyunculardandir; naif ve etkileyici. Buyuleyici goruntuler ve muzikler filmi oldugundan cok daha iyi bir yere konumlandirmaniza sebep olur. Sadece kisacik kukla sahnesi ile bile bu listeye girmeyi garantilemistir benim gozumde.


Trois couleurs: Rouge:



Kieslowski'ye ait olan bu uclemede benim en sevdigim film “Kirmizi”'dir. Her ne kadar normalde en sevdigim renk mavi olsa da “Rouge”, uc renk serisinin en etkileyici olanidir. Fransiz bayragini olusturan bu uc renk, uc farkli kavrami temsil etmektedir. Mavi ozgurluk demekken beyaz esitlik anlamina gelir ve kirmizi da kardesliktir. Cok sevdigim bir oyuncu (Irène Jacob) basrolunde oldugu icin mi yoksa uc filmi toparladigi icin mi emin degilim ama yeri ayridir. Ic ice gecen olay orgusu sizi kolayca sarsar ve varolan sistem hakkinda dusundurur. Adalet, kader, masumiyet, sans gibi kavramlar kafanizin icinde donup durur, sonuca varamazsiniz. Senaryo inanilmazdir, olaylar paralel sekilde islenir ve oyunculuklara da inanamazsiniz cok samimidir. En sonunda film en sevdiginiz filmler arasinda yerini alir. Daha iyi anlamak icin oncesinde Mavi ve Beyaz filmlerini bu sirada izlemek onerilirse de sart degildir. Kirmizi basli basina akli basinda diyaloglari ve yaratici kurgusuyla yeterlidir. Filmin sonunda bir seyler uretmek istersiniz ki film herkesin icindeki potansiyele inanan o filmlerdendir.



Le Fabuleux Destin D'Amélie Poulain:




Saheserdir... Amelie filmini tek kelimeyle anlatmam gerekse sanirim boyle derdim. Allahtan 2001 yapimi bu enfes romantik komedi hakkinda bir paragraf yazabilecegim. Sempatik, masum, becerikli ve naif bir kizdir Amelie. Biraz tuhaf olan cocuklugundan beri (ki filmin en keyifli sahnelerinin bazilari oradadir) kendi kendine ayakta durabilen, hayal kurarak var olan, ailesine destek olabilen ve en onemlisi kendi adalet anlayisina gore baskalarini mutlu etmeyi gorev gibi benimsemis biridir. Boyle yaratici ve enteresan bir senaryoyu yazdigi icin Guillaume Laurant'a ve bu kadar guzel goruntulerle bize sundugu icin Jean-Pierre Jeunet'e tesekkur etmek sart ve tabi hakkini teslim etmemiz gereken bir baska kisi de kafamizdaki zarif Fransiz kadinina sempatiklik ozelligini de eklemeyi basaran Audrey Tautou'dur. Bu film, ayrintilarin onemi ve guzelligine vurgu yapar ve mutlulugu aramak icin inanc ve biraz da huzur verir. Eger hala izlemediyseniz de Amelie'nin fantastik dunyasini seveceginize eminim, onunla beraber aski kesfedip, hayata farkli gozlerle bakmaya baslayabilirsiniz. Bu arada filmin muzikleri de mukemmeldir.



Les Amants du Pont-Neuf:




Iki genc serserinin askini anlatan, turkceye “Kopru Ustu Asiklari” gibi enfes bir isimle cevrilmis, 1991 yapimi romantik dramadir. Gorme duyusunu hizla yitiren, varlikli bir ailenin kizi olan ressam Michèle (Juliette Binoche) ile gercek bir serseri olan ve Paris'in en eski koprusu 'Pont Neuf' uzerinde yasayan Alex'in (Denis Lavant) umutsuz, imkansiz askini temel alan bir filmdir. Aslinda film boyunca 'bu ask mi?' diye dusunup, kafaniz delice karisiyor. Hemen eve gidip resim yapmak mumkun olsa bir calgi calmak falan geliyor. Yani kolayca filmin yaraticiligi tetikledigini dusunerek yararli oldugunu soyleyebiliriz. Film harika Paris sahneleri ve inandirici oyunculuklariyla siir gibidir. Ama oyle sakin, huzurlu bir siir beklemeyin daha cok yaralayici, sorgulayici ve sasirtici turden. Bu arada ben filmi izledigimde epey kucuktum ve basroldaki erkek oyuncunun canavara benzedigini, cok cirkin oldugunu dusunup aralarinda duzgun bir seyler yasanamiyor olmasinin bir kismini da buna baglamistim.


Les Choristes:




Ulkemizde “Koro” adiyla gosterilen 2004 yapimi cocuklar ve muzikle dolu muthis bir dram. Bir okulu, bir sinifi ya da bir ogrenciyi sadece bir ogretmen nasil degistirebilir fikrinden yola cikilip yapilan onlarca film izlemis olmama ragmen bu benim aralarinda en sevdigimdir. Cocuklari cok seviyor olmamin yani sira aslinda filmdeki muzik tarzi pek benim zevkim sayilmaz. Ama o kadar ince o kadar ictendir ki kapilmamak, etkilenmemek imkansiz. Ustelik film sadece bu ikisinden guc almamaktadir. Sorunlu cocuklara uygulanan disiplin tarzi, siniflarda yasanan komik ve aci olaylar aklimiza etki-tepki olayini getirir ve icimize dokunmayi basarir cunku oldukca tanidiktir. Henuz oyle bir sansim olmadi ama bir cocuk yetistirirken onun disipline ihtiyaci oldugunu dusunenlerdenim. Ama disiplin kavramini bazilarindan farkli algiliyorum sanirim. Muzik ile, spor ile disiplin edilen cocuklarin hem kendileriyle daha barisik hem de daha basarili ve tamamlanmis hissedecegini dusunuyorum. Bu dusuncemin olusmasinda “Koro”'nun katkisi buyuktur. Bagirma-cagirmayi, ceza verip her seyi yasaklamayi disiplin sananlarin bu filmi izlemesi neyi degistirir bilmiyorum ama herkesin izlemesi gereken hem aglatan hem gulduren, dokunakli bir filmdir.


Léon:




Turk televizyonlarinda oldukca sik yayinlanan, 1994 yapimi bir Luc Besson filmidir. Bir dram olmasi yaninda suc filmidir de. Profesyonel bir kiralik katil olan Leon'un (Jean Reno) komsusu olan kucuk Mathilda'yi (Natalie Portman) ailesi baskin sirasinda oldurulurken kurtarmasi ile olaylar gelisir. Bu tamamen zit olan ikilinin garip uyumu, aralarinda gecen konusmalar, benzeri gorulmemis cekimler ve ozellikle filmin sonunda bize yasattigi sorgulama hali muthistir. Tekrar tekrar izlenesi bir film olmasi yani sira filmde calan “Shape of My Heart” sarkisini da defalarca dinlettirir. Senaryosunun ve oyunculuklarin gucu bu filmi listemde de on plana cikariyor, essiz hale getiriyor. Leon siradan bir film degildir hatta sadece bir film degildir. Belki de ilk kez kucukken izledigim icin benim icin bu denli etkileyicidir. Ama bana kucuk kizin masum ve buyuk aski ile hayati boyunca kendisinin kotu oldugunu dusunmus buyuk adamin icindeki iyiligi bulmasi gibi pek cok sey ifade ediyor. Mathilda'nin bir basina kalmisligi sizi aglatirken, cesur davranislari gulumsetir. Hayran gozlerle izledigi adama olan sevgisi ile psikolojik cozumlemelere dogru yol alirsiniz. Ironiktir, felsefiktir, bireyseldir, zekicedir ve ayni zamanda naif, masum bir hikayedir Leon'da bize verilen.


Herkese iyi seyirler...







8.12.13

Paris, Anilar ve Notlar

Olmeden once oraya mutlaka gidilmeli. Hatta eger mumkunse sevdiginiz ile birlikte gidilmeli. Benim bu sansim olmadi ama Paris gercek bir asiklar sehri. Ayni zamanda etkileyici bir tarihe sahip, gorkemli, asil ve romantik. Bir gercek daha var ki orada olmak insana kendini ozel hissettiriyor. Paris benim icin bir cagrisimlar sehriydi. Cocuklugumdan beri ogrendigim fransizcanin, kitaplardan okudugum, filmlerde hayran oldugum, sevdigim tum ressam ve yazarlarin yolunun dusmus oldugu dunyanin en guzel baskentiydi. Gittikten sonra, bekledigim her seye sahip olmasinin yani sira tahmin bile edemeyecegim baska ozellikleri de oldugunu farkettim.




Her seyden once kusursuz degildir Paris. Hatta tam tersi yonetim hatalariyla, pis metro ve sokaklariyla, kibirli insanlariyla, cok pahali restoran ve cafeleriyle yorucudur. Ama sonra bir koprunun uzerinden nehri izlerken yada unlu bahcelerindeki bir bankta otururken tum sorunlari ve sehrin kesmekesini unutursunuz. Genis caddeleri, sanat eseri misali binalari, guzel giyinmeyi bilen kadinlari, inanilmaz muzeleri, yakisikli erkekleri, Eyfel kulesi, dunyanin kulaga en guzel gelen dili, her yere giden metro ve trenleri, kozmopolit insanlari, Sacre Coeur'un merdivenlerinde muzik yapan guleryuzlu yabancilari, Montmarte'in sanatsal havasi... Aklinizda sadece iyi yanlari ve guzellikleri ile kalmayi basaran insanlar gibidir Paris, uzaktan sevmesi kolaydir ve her daim kendini ozletir.




Ben Istanbul'dan kalkan bir ucakla Paris'in CDG (Charles de Gaulle) havaalanina inmistim. CDG, Paris'e ilk kez giden birinin geziye baslayabilecegi en dogru yer degildir. Diger unlu sehirlerin cogunda oldugundan daha kucuk ve daha eski bir havaalanidir, karmasiktir CDG. Ne kadar cok zenci var etrafta diye sasirabilir, ben buradan sehir merkezine nasil gidecegim diye endiselenebilirsiniz. Hele de fransizcanizi kolayca anlamadiklarini, ingilizceyi de bilmediklerini/konusmadiklarini farkederseniz korkuya kapilabilirsiniz. Oysa Paris'in iyi bir toplu ulasim sistemi vardir. RER denilen tren ile, otobusle yada taksiyle kolayca sehre ulasabilirsiniz. RER hatti her 15 dakikada bir terminal 1&2'den kalkip Paris sehir merkezine yarim saatte varir. Eger cok bavulunuz yoksa tercih edebileceginiz en ucuz ve rahat ulasim seklidir, fiyati da 9 Euro civaridir. Taksi de ortalama 40-50 euro tutmaktadir.


Paris'te kalinacak otel konusunda tercih yaparken merkezi bir yerde olmasina dikkat etmek gerekir. Bir onemli ayrinti da oda, lavabo konusudur. Merkezi yerlerde, verdiginiz gecelik fiyatin hakkini verebilecek buyuklukte ve icinde sadece size ait duzgun bir lavabo olan bir odaya sahip otel bulmak zor olabilir. Nice buyuk ve guzel otelin icinde de fareye rasgelebilir, umursamaz ve ingilizce bilmeyen calisanlara denk gelebilir ya da gece bagira bagira sarki soyleyen, ucmus komsulara sinir olabilirsiniz.


Moulin Rouge


Benim Paris'te en cok sevdigim yerlerin cogu Montmartre'tadir. Butikler, cafeler, galeriler, kucucuk bahce ve kiliseler... Eger Paris'e tur ile gidiyorsaniz mutlaka bu mahalleyi gormek konusunda israrci olun derim. Orasi pek cok sanatsal akimin evrimlestigi, buyuleyici Sacre Coeur'un ve Moulin Rouge'un merkezidir. Montmartre; bohem havasini hala koruyan, yaratici taki atolyelerinin ve sanat galerinin bulundugu, adim basi delilere rasgeleceginiz, gokyuzune yakin hissedebileceginiz tepeleri olan bir yerdir. Yokus yukari yururken acikirsaniz da unutmayin en lezzetli ekmekler ve peynirler de orada daha uygun fiyata bulunabilir. Ustelik tepedeki cafelere de ugrayabilirsiniz. Hangi sokakta oldugunu hatirlamiyorum ama Sacre Coeur'e dogru giden yollardan birinde Turk bir kebapci da mevcuttu.


Sacre Coeur


Sacre Coeur gizli/kutsal kalp anlamina gelen, icinde rahibelerin bulundugu bembeyaz bir kilisedir. Ben oldukca camiye benzetmis ve Eyfel'den daha etkileyici bulmustum. Ogrendigim kadariyla beyaz rengini traverten taslarindan yapilmasi sebebiyle koruyormus. Onundeki merdivenlerin ve cimlerin uzerinde her daim muzik yapanlarin oldugu, keyifli bir ortami vardir. Merdivenlerde otururken, Paris evlerinin catilarindan olusan gunbatimini keyifle izleyebileceginiz harika bir manzaraniz olur. Fransiz arkadaslarim geceleri o cevrenin cok guvenli olmadigini belirtmis olsa da hava kararmisken sehrin isiklari yukaridan cok iyi gorunur. Amélie filminin cogunun cekildigi yer yine burasidir. Etrafta da Audrey Tautou'ya benzeyen beyaz tenli, siyah sacli Fransiz guzellerine rastlamak mumkundur. Gercekten fransiz kadinlarinin zarif halleri ve zevkli giyimleri bahsedildigi kadar vardir. Ama oradaki herkesin cok cok fazla sigara ictigini de unutmamak lazim.


Jardin de Luxembourg


Montmartre bolgesi kadar guzel olan bir baska yer Saint Germain'dir. Erkeklerin genelde futbol takimi sayesinde asina oldugu bir isimdir bu ayrica. Bu harika cadde de muthis kitapcilar ve cafeler bulunur ama merkezden biraz uzaktir. Ben en cok “Lex Deux Magots” cafesini sevmistim. Size de orayi oneririm ama populer olan bu cafe yerine sokaklarinda yururken karsiniza cikacak taze kekleri oldugunu iddia eden kucuk cafelere de girebilirsiniz. Bu arada cok yaratici seyler satan butikler de her kose basinda. Benim Paris'te vakit gecirmekten cok hoslandigim ve ailece gelenleri gorunce cok ozendigim yerlerden biri de bu semtte sayilir. Jardin du Luxembourg, bir ucundan bir ucuna yurumenin zevk oldugu, Paris'in ikinci en buyuk parki, ortasinda kucuk bir golun bulundugu ve seyyar sandalyeleri alip istediginiz yere oturabileceginiz harika bir bahcedir. Havuz kenarinda durup, kiraladiklari oyuncak gemileri yuzduren cocuklari izlemek, rengarenk metal sandalyelerde oturmus dergi yada kitap okuyan Fransizlari gormek keyifli ve rahatlaticidir. Ben bir de gol etrafindaki heykelleri sevmistim.



Sorbonne Kutuphanesi

Luksemburg Parki ayni zamanda en eski Fransiz Universitesi olan Sorbonne'a da oldukca yakindir. Kapisinda Montaigne heykeli bulunan bu basarili universitenin binalari tam fotograflamalik. Yalniz bildigim kadariyla Paris'te kiralar cok yuksek ve is bulmak cok zor oldugu icin burada okuyan ogrenciler okullarindan bizim tahmin ettigimiz kadar hoslanmazlar. Ama her seye ragmen 68 ogrenci hareketinin kalbi olan ve o ruhu yasatan okul sohretini hala korumaktadir.


Louvre Muzesi

Tarihle dolu bu sehirde yapilabilecek en guzel seylerden biri de, normalde de muze antipatisi olanlardan degilseniz, Louvre, D'orsay gibi muzelere ugramaktir. Ugramak genelde kisa sureli durumlar icin kullanilir ve bu bahsettigim iki muze icinde bu oldukca zor. Ozellikle de Louvre'da saatler degil gunler bile kolayca gecirilebilir. Ben gitmeden once cok arastirip, yillardir merak ettigim eserlere oncelik vermis olmama ragmen, bir sure sonra suurumu kaybetmis sekilde, “3 saat mi gecti gercekten? Nasil oldu?” moduna girmistim. Bilincli davranip, onceden muze haritasi alip, her katta ne oldugunu ogrenip, eserlerin basinda makul zamanlar gecirilerek bu hale dusmekten kurtulabilir insan. Ama sonucta kac kez gidecegiz o muzeye, insanin kendini biraz kaybetmesi normal sayilmali belki de. Bu arada ben bahcesindeki cam piramitleri de eser sayanlardanim, fotograf cekmeyi ihmal etmeyin derim. Bir de onerim, deli gibi sira beklemek mecburi ama eger metrodan olan girisi denerseniz, orasi her zaman daha makul bir kalabaliga sahip oluyor. Mimar olanlarin binanin hakkini daha iyi teslim edecegine inaniyorum, ben hayran kalmistim. Ve evet Mona Lisa gercekten bu kadar unlu olacak kadar ilginc geldi bana da. Ama oradayken ve bir suru devasa, detayli tabloyu gormusken Mona Lisa'nin hakkini teslim edemeyebilirsiniz.

http://www.louvre.fr

Orsay Muzesi


Musee D'orsay, quai d'orsay'de bulunmaktadir. Eskiden tren gari olan bir binada bulunur ve nehrin yakinindadir. Onunde her daim deli gibi bir kuyruk oldugu icin pek cok insanin girmekten son anda vazgectigi muzelerdendir. Ben de ilk gun oyle yapip ikinci gun bir daha ne zaman gelecegim kim bilir diyerek, siraya katlanmistim. Cunku burasi aslinda bana cok daha fazla hitap eden; Monet, Degas, Renoir, Cézanne, Courbet gibi ressamlarin eserlerini bulundurmaktadir. Daha cok empresyonistlerin resimleri varken Rodin heykelleri de gorebilirsiniz. Orsay Muzesi'ni pek cok kisinin Louvre'dan daha cok sevecegini dusunuyorum. Keske ulkemizde de Haydarpasa Gari ile ilgili bu tip projeler olsaydi...



Arceveche Koprusu


Paris'i terk etmemek icin kivrim kivrim kivrilan Seine Nehri, Orsay Muzesi'nden ciktiktan sonra gidilebilecek ilk yer. Biz arkadaslarimla kenarinda oturup piknik yapmistik ama bir daha ki gidisimde mutlaka tekne gezisi yapmak istiyorum. Bu arada nehrin uzerindeki koprulerin biri digerlerinden bir adim one cikiyor, Arceveche koprusu. Koprunun demirlerine ciftler asma kilit asiyor ve kilidin anahtarini da nehre birakarak, olumsuz ask dilemis oluyorlar. Kimisi renkli asma kilitler secerken kimisi isi abartip devasa kilitler kullanmisti hatta bazilari da adlarinin bas harfini kilide yazmisti. Ben de bu islemi romantik buldugumu kabul etmeliyim. “Kopru Ustu Asiklari” filmi benim cok etkilendigim ve sevdigim bir film oldugu icin hikayenin gectigi Pont Neuf (Yeni Kopru)' de benim icin ayri bir yere sahip. Bu kopruyle ilgili komik bir sey de koprunun adi 'yeni'yken kendisinin Paris'teki en eski kopru olmasidir.


Eyfel Kulesi


Nasil oldu da Eiffel'i bu kadar sona biraktim bilemiyorum. Ozgurluk Heykeli ile beraber dunyadaki en populer anitlardan biridir kendisi. Fransizlarin celik konusunda ne kadar iyi olduklarini tum dunyaya ilan etme amacli diktigi sonralari romantizm denilince, Paris hatta Fransa denilince akla ilk gelen sembol haline gelmistir. Beklentilerim fazlasiyla yuksek oldugundan beni biraz hayal kirikligina ugratmis olan bir yapidir ayni zamanda ama suc kulede degil benim beklentilerimdedir kanimca. Belirtmeden gecemeyecegim, arkadaslarimin anlattigi kadariyla kule, yaz ve kis aylarinda farkli boylardadir, celigin genlesme katsayisi ile ilgili olsa gerek. Her seye ragmen herkesin onunde cekilmis bir fotografi ya da ustunde Eyfel Kulesi olan bir esyasi -Turkiye'deki kahvalti takimimizin deseni gibi- mutlaka vardir.


Père Lachaise Mezarligi


Her ne kadar pek cok kisi icin zorlayici ve uzucu olacagini tahmin etsem de Paris'te yapilabilecekler ile ilgili bir baska onerim de mezarlik ziyaretleridir. Ilki; Yılmaz Güney, Ahmet Kaya gibi degerli unlulerimizin, Balzac, Oscar Wilde gibi dunya capinda yazarlarin yattığı Paris sehir merkezinde bulunan en buyuk mezarlik olan Père Lachaise'dir. Bir digeri Montparnasse semtinde bulunan semt ile ayni adi tasiyan mezarliktir. Bu mezarlikta da Beckett, Baudrillard, Sartre gibi unluler yatmaktadir. Sonuncu ise Montmartre mezarligidir. Burada Stendhal, Degas ve Dumas'in mezarlari bulunur. Ben sadece Ahmet Kaya ve Yilmaz Guney'in yattigi mezarliga gidebilmistim. O kadar buyuk ve labirent gibi ki mezarligin haritasini almadan kesinlikle iceri girilmemeli.


Notre Dame de Paris

Gotik eserlere ilginiz olsun olmasin, Notre Dame de Paris katedrali de Paris'e giden herkesin gormesi gereken bir saheserdir. Vitraylarina ve gargoylerine (gunduz tasa donup gece yasadigina inanilan grotesk figurler) rahatlikla dalip gidebilirsiniz. Adi 'bizim kadinimiz' anlamina gelmekle beraber kastedilen kadin Meryem Ana'dir. Muzikali, filmi olan katedralin onunde dururken iceriden Notre Dame kamburu Quasimodo'nun cikmasini bekleyebilirsiniz. Bu kelime de 'insan gibi' (yarim kalan adam) anlamina gelmektedir ki dusundukce insani cok duygulandirir.



Lafayette

Alisveris denince Paris'te akla gelen belli basli bolgeler; Galeri Lafayette, Saint Honore, Champs Elysées, Le Marais, Saint Michel ve Saint Germain, ve Avenue Montaigne'dir. Bunlarin hepsi uzerine paragraflarca yazi yazabilecek olmama ragmen sadece kisa bilgi maiyetinde; Lafayette tarihi ve guzel binasi geregi de mutlaka gidilmesi gereken bir yer, Avenue Montaigne cok şık bir bolge ve unlu tasarim markalarini ziyaret icin ideal, 2.el kiyafetler ve vintage tarz icin gidilmesi sart olan yer ise Le Marais. Bir de Paris'in disinda benim gidemedigim bir yer var: La Vallée Village. Outlet alisveris mantigiyla kurulmus, yan yana magazalardan olusan, markali urunlerin hesapli satildigi bir yermis. Tur otobusleri buraya ugrar mi bilmiyorum ama erken saatlerde gitmek kalabaliga yakalanmama acisindan tercih edilmeli. Saint Michel ve Germain'deki antikacilara, galerilere ugramak da iyi bir secenek olacaktir. Sanirim antikacilardan bir seyler alabilmek icin ciddi butceler gerekir ama yine gidip gormek de zevkli oluyor. Ben yapamamistim ama unlu gece kulubu Moulin Rouge'da bir kabare izlemek de alisverise alternatif olabilir.



Pomme de Pain


Paris'te yenilip icilmesi gerekenler diyince aklima ilk gelenler ise cesit cesit peynirler, upuzun incecik ekmekler, cikolatali kruvasanlar ve Fransiz saraplari. Paris'in kafe kulturu bildigim her yerden cok farkli. Ciftler sandalyelerini asla birbirine cevirmiyorlar, daima kahve ya da sarap ve atistirmaliklar esliginde sokaktan gecenleri izleyerek sohbet ediyorlar. Saatlerce ayni kisilerin ayni yerde oturdugunu farkederseniz sakin sasirmayin, rahatlarina duskun bir kafe kulturleri var. Bunun disinda her ne kadar fiyatlar biraz abartili olsa da cok guzel salatalari var, size de degisik isimli, bol sirkeli Fransiz salatalarini oneriyorum. Bunun yani sira sogan corbasini ilk kez orada yiyip daha sonra kendimde yapmaya baslamis biri olarak mutlaka deneyin derim. Pomme de pain de soguk sandvic, Chez Leon'da midye yemegi denemeli ve bir pazar gunu Cafe de Flore'e ugramalisiniz.






Paris ruya bir sehirdir, orada yasamayi istememekle beraber mumkun olsa sehri defalarca gezebilirim. Fonda eski zamanlara ait fransizca bir sarki calar ve basinda kirmizi bir bere olan siyah sacli kadin, uzun ama duzgun bir burnu olan adama dogru sigara dumanini ufler. Kafamdaki Paris imajina gore Hemingway sizden bir romaninda bahsetmeye karar verir, Zelda ile Scott Fitzgerald ise kavgalarinda taniklik etmenizi bekler. Sanki orada herkesin arada sirada olmayi hayal ettigi o naif, dusunceli, romantik ve zarif insan olabilirsiniz. Gercekci olmak gerekirse lezzetli yemekler yiyebilir, nehrin ustunden gunesi batirabilir, epey alisveris yapabilir, metrosuna binebilir, bol bol canli muzik dinleyebilir, tarihi binalari gezebilir ve muthis sanat eserleri gorup ara sokaklarinda kaybolabilirsiniz. 

Iyi geziler...


Fon muzigi niyetine de tik tik:

 Paris (Marc Lavoine ve Souad Massi)